Kıbrıs Mektubu:
Türkiye’nin Arka Bahçesinde Neler Oluyor?
Hasan YIKICI - Aziz ŞAH
“Ulu” memur Rauf Raif Denktaş’ın da dediği gibi darbe ile kurulan işgal rejimi KKTC, Türkiye Cumhuriyeti mafyasının kara para aklama merkezi, gladio-kontrgerilla örgütlenmesinin çelik örümcek ağı içerisinde bulunan ileri karakolu ve taşeron ordusunun imparatorluğudur. KKTC yeşil hattıyla TC güney sınırının sona erdiği yerdir. Kıbrıs adası askeri üsleri, dinleme tesisleri ve Elen/Rum ve Türk liderlikleri ile Amerikan ve AB emperyalizminin hizmetindedir. İşte “Milli Dava” denilen gerçek ve hizmet ettiği odaklar...
1974 Türk işgal ve istilası ile temelleri atılan KKTC devletçiği Elen/Rum malları yağması üzerine oturtulmuştur. Gerek söz konusu yapının oluşumu aşamasında, gerekse de oluşumundan bugüne kadar geçen süre zarfında gerçekleşen hiçbir durumda Kıbrıslı Türkler ve sözde liderlikleri belirleyici olamamıştır. Bu durum sadece 1974’den bugüne kadar gelen zaman kesitinde değil, ada Osmanlı ve İngiliz yönetimi altında olduğu dönemlerde de geçerli idi. Kısacası eğer bir Kıbrıs Türk halkından söz edeceksek, her zaman İngilize göre, Türkiye’ye göre var olmuş bir halktan söz edeceğiz. Kendi geleceği ve kaderi üzerinde söz, yetki ve karar sahibi olan bir halktan değil.
1974’ten önce palazlanmaya başlayan Kıbrıs Türk burjuvazisinin gelişimi, 1974’le birlikte yağma edilen Elen/Rum mallarının üzerinde muazzam bir ivme kazanmıştır. “Türk’ten Türk’e kampanyasıyla” yeni bir ivme kazanan süreç “AB’ye evet” kampanyaları ile daha da kemikleşmiş, akabinde de “Annan planı”nın yarattığı “güven ortamı” içerisinde bir o kadar daha yerli işbirlikçi ve işgalci oligarşinin çıkarları doğrultusunda evrilmiştir. “Annan planı” sürecinden sonra oluşan yerel konjonktür ile birlikte Elen/Rum malları üzerinde gerçekleşen yağma uluslararasılaşmıştır. Bu konjonktür içerisinde Elen/Rum malları başta yahudi sermaye odakları olmak üzere birçok yabancı kapitalist için satılığa çıkartılmıştır. İşte bu sürecin bir ürünü olarak KKTC’de mafya ve fuhuş azıtarak çığrından çıkmış, rejimin genel karakterini belirlemiş ve susurluklarla birlikte eklemlenerek çoğalmaya devam etmektedir.
Faillerinin ayağı Susurluk’a kadar uzanan son mafya hesaplaşması ve sürekli bunalım politikalarının bir devamı olan “köprü krizi”nin doğru bir şekilde kavranabilmesi için Kıbrıs sorunlarının bu arka planına bakmak bir zaruriyettir. Her iki vaka da rejimin genel karakterini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
Kerhane - Kârhane - Kumarhane Üçgeni
Başbakan Ferdi Sabit Soyer KKTC turizmi ile ilgili yaptığı her açıklamasında sürekli olarak turizmin geliştiğini ve daha da ileriye doğru gitmekte olduğunu iddia etmektedir. Soyer’in ve Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) tayfasının gerçekte turizmden ne anladığı ise şu gerçeklerle kendini göstermektedir.
KKTC devletçiğinin hazinesine casino, bet ofis (bahis acentelerine verilen ad) ve gece kulüplerinden akan miktarlar şöyle:
• Bet ofislerinden yılda 7 trilyon TL.
• Bet ofislerinin 2007 beklentisi 11 trilyon. KKTC’de toplam lisanslı 7 bet ofis bulunuyor. 7 ofisin 98 şubesiyle birlikte toplam ofis sayısı 105’e ulaşıyor. Bu şubelerde toplam 500 kişi çalışmaktadır.
• Gece kulüplerinden 6 ayda 3,5 trilyon. (Gece kulüplerinin aylık ortalama geliri 200 milyar TL)
• Casinoların getirisi ise kesin olarak bilinmiyor.
İşte işbirlikçi KKTC yönetici elitinin bacasız fabrikası! Peki bu fabrikayı kimler yönetiyor, içinde ne dolaplar dönüyor? Bu soruların cevabını Aralık ayı sonunda faillerinden birisinin ayağının susurluğa kadar uzandığı mafya hesaplaşmasında kolayca bulabiliriz.
Aralık ayı sonlarında patlak veren Grand Ruby casinosu ile Deniz Kızı Casinosu arasındaki mafya çatışması iki kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı. Akabinde 26 kişi sınır dışı edildi. Olaylar basına Türk ve Kürt mafyasının hesaplaşması olarak yansıdı. Çatışmanın failleri arasındaki isimler ise tartışmayı daha açıklayıcı bir boyuta çekiyor. Bu isimlerden biri Ülkü Ocakları-mafya bağlantılı, uyuşturucu kaçakcısı, Susurluk davasından 7 yıl hapis yatan ve KKTC’de bir süredir casino işletmeciliği yapan Yaşar Öz. Yaşar Öz’ün öldürülen adamları arasında adı geçen Musa Çakmak’ın ise Danıştay ikinci ceza dairesini kana bulayan saldırının azmettiricilerinden olduğu biliniyor. Tüm yaşananlar Yaşar Öz ve çetesinin kontrgerillanın bir parçası olduğunu yüzümüze vuruyor.
Peki Yaşar Öz bu olaylardan önce halka nasıl tanıtılıyordu? İtibarını kimler sağlıyordu? Bu soruların cevabı ise CTP gazetesi Yeni Düzen’in verdiği magazin ekinde açıkça bulunabilir. 24 Aralık tarihli Yeni Düzen gazetesinin magazin eki “Zoom”’un manşeti şöyleydi: “YILIN DÜĞÜNÜ”(!) Hükümet gazetesinde 17 Aralık günü Kıbrıslı Türk bir kız ile evlenen Yaşar Öz’ün düğün haberi işte böyle veriliyordu. Düğünün yapıldığı St. Tropez isimli restoranın sahibi ise Rauf Raif Denktaş’ın torunu Canpolat Denktaş’ın damadı.
Tüm bu ilişki ağı ve yaşananlar içerisinde Yaşar Öz’ün Kıbrıs’ta yargılanmasından bir gün önce devlet eliyle Türkiye’ye kaçırılması ve onu birden bire NTV’de demeç verirken görmek, kontrgerillanın kararlarda nasıl özne olduğunu göstermektedir.
Bir kez daha görmüş bulunmaktayız ki KKTC denen yapmacık devlet tamamen mafya ve kontrgerilla çıkarlarına hizmet etmektedir. TC’de aklanamayan kara para burada aklanıyor, kontrgerilla örgütlenmeleri burada yapılanıyor. CTP ise tüm bu olanlara göz yumarak, turizmin gelişmekte olduğu yalanı ile halkı avutuyor.
Kıbrıs’ın “Büyükanıtı”: Lokmacı Köprüsü
Mafya hesaplaşmasının gölgesinde yeni bir yıla girilirken, bomba gibi bir gündem bizi bekliyordu. Kasım 2005’de yıkılan Lokmacı duvarının yerine 2006 ortalarında yapılan köprünün yeni yılla birlikte yıkılacağı açıklamasının Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tarafından yapılması “Lokmacı Krizi”nin ilk kıvılcımıydı. Talat’ın açıklamasının ardından TC devleti “ne oluyoruk” dercesine Talat’ı apar topar ayaklarına çağırdı. Önce Recep Tayyip Erdoğan’a uğrayan Talat durumu rapor ettikten sonra, Erdoğan’ın “bana ne geliyorsun”vari bir tavırla “Abdullah Gül’ü de al, Genelkurmay başkanlığına git” demesi üzerine, Talat, Gül ve Büyükanıt üçlü bir toplantı gerçekleştirmişti. Toplantının ardından Talat yaptığı açıklamada “Genelkurmay ile aramızda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur” dedi. Fakat Talat gazetecilerin sorularını yanıtlarken sıcak terler dökmekteydi. Köprünün kaldırılması durumunun hala geçerli olup olmadığı sorusuna karşı “ancak bizim açımızdan geçerlidir” diye cevap verdi. Bu söylediklerinin ne anlama geldiği sorusu üzerine ise Talat “resmi görüş açısından söylüyorsanız, hayır” cevabını veriyor. Bu da bize Talat’ın kendi açısından Köprü’yü kaldırma yönündeki kararın geçerli olduğunu fakat resmi olarak böyle bir kararın olmadığını anlatıyor. Talat resmi olanın kendisi değil, Genelkurmay olduğunu üstü kapalı bir şekilde ağzından kaçırmış oluyor. Bu söylenenlerin üzerinden daha 24 saat bile geçmemişti ki, Genelkurmay bir açıklama yaparak, Talat’ın “Genekurmay ile aramızda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur” şeklindeki beyanatını yalanlıyor. Böylece yeniden kimin efendi, kimin köle olduğu gerçeği bir kez daha su yüzüne çıkmış oldu.
Tüm bu olan-biten ışığında şu tespitleri yapmamız mümkün:
• Lokmacı Köprüsü Krizi ile seçim öncesi Türkiye burjuvazisinin iç savaşı bir kez daha doğrudan Kıbrıs’a yansımıştır. Tayyip Erdoğan ve tayfası “nihai kararı onlar verir, bize de saygı duymak düşer” dedikten sonra seslerini soluklarını keserek meydanı Genelkurmaya bırakmıştır. Genelkurmay ise tüm süreç boyunca aldığı soğuk ve hoşnutsuz tavrıyla ipleri daha da germiştir. En çarpıcı gelişme ise uzun yıllar boyunca R.R. Denktaş’ın danışmanlığını yapmış olan Mümtaz Soysal’ın söyledikleri oldu: “Köprü yıkılırsa başka şeyler de yıkılır. KKTC yıkılır, AKP yıkılır” Peki Soysal bu açıklaması ile tam olarak neyi kastetmiştir? Soysal’ın Genelkurmayın sözcülüğüne soyunduğu aşikârdır. “KKTC yıkılır” sözü açıkça Talat ve Erdoğan’a yönelik bir saldırıyken; “AKP yıkılır”dan 28 Şubatçıların postallarını giymeye hazırlandıkları anlaşılmalıdır. Türkiye’deki Laik burjuvazi ile İslamcı burjuvazinin iç savaşında, Kıbrıs’ta son yaşananlarla İslamcı burjuvazi ağır bir darbe alarak bir adım geriye düşmüştür. Batıcı-laik burjuvazinin dayanağı 28 Şubat cephesi namludan bakmaktadır.
• Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminin ana tezi olan ve kısaca “Bizim muhatabımız KKTC değil, TC’dir” diye özetleyebileceğimiz söylem, pratik içerisinde bir daha somut bir karşılık bulmuştur. Köle ile efendi arasındaki koordinasyon bozukluğu, her iki Türk yönetici eliti “karşı taraf” karşısında afallamışlar ve kendi resmi söylemlerinin sefaletinin “sefasını” düşüncelerinin temelsizliğinden kaynaklanan sebeplerden dolayı yaşamışlardır. Bu süreçten Kıbrıs Cumhuriyeti yönetici eliti ana tezlerini daha da güçlendirerek çıkmıştır.
• Lokmacı kriziyle birlikte, Kıbrıs’ın sömürgeleşme tarihinde kendini sürekli olarak tekrar eden “kendi kaderini tayin edememe” olgusu bir kez daha kendini göstermiştir. Bu olgu bizi genelde bütün Kıbrıslıların, özelde ise Kıbrıslı Türklerin iradi varlığını sorgulamaya itmiştir. Kuzey Kıbrıs’ın TC’nin bir alt yönetimi olduğunu ve TC güney hakimiyetinin Yeşil Hat’a kadar gittiğini birkez daha tüm kamuflaj girişimlerine rağmen tüm çıplaklılığıyla görüyoruz.
Sonuç
Tüm bu olanlara rağmen toplumsal bir hareketin oluşmaması özünde toplumun iyice afyonlanmasından kaynaklı sebeplerde yatmaktadır. Bu afyonlanma süreci sadece 74 öncesinden gelen teşkilat yönetiminin saldığı korku kültürü ve 74 işgal ve istilasının yarattığı “zafer ortamı” koşullarının bütünü olmaktan ibaret değildir. “Zafer” Rum mallarının yağmalanmasıyla taçlandırılmış ve tarihte o güne kadar görülmemiş “refah” düzeyinin yakalanmasıyla süreklilik kazanmıştır. Bu yağma düzeni siyasi partilerin “programını” oluşturmaktadır. Herbiri birer “emlak partisi”ne dönüşmüştürler. İlk dönemden bugüne milliyetçi partilerden sözde sol partilere kadar düzen hepsini aynı noktada birleştirmiş ve kendi sürekliliğini sağlamıştır. Yağma üzerinde yükselen ekonomi, Türkiye’den taşınan ucuz emek ve dış dayatmalarla (Özal’ın bir dönem Kıbrıslı üreticilere dayattığı ve üretimi çökerten paketi ve daha birçokları) Kıbrıslı Türkler üretimden koparılmışlar ve bütünüyle küçük burjuva yaşama ve düşünme biçimlerinin esiri olmuşlardır.
Bu altının çizilmesi gereken bir olgu olup, daha ayrıntılı ve bilimsel çalışmalar sonucunda teorize edilmelidir. Fakat en başta vurguladığımız gibi toplumsal bir hareketin oluş(a)mamasının altında yatan sebep sadece bu değildir. İkinci ve bugünün koşullarında birincil sebebi, “oluşanlar da nasıl boğularak, toplumsal hareket pasifize edildi?” sorusuna verilecek cevapta saklıdır.
Kontrgerilla tarafından öldürülen demokrat gezeteci Kutlu Adalı cinayeti ile başlayan, sonradan kapatılan ve isim değiştirerek Afrika haline gelen Avrupa gazetesinin bombalanması ile süren saldırılara rağmen, banka krizleri ve Temmuz mitingleri ile süreklilik kazanan toplumsal muhalefet hareketi, Annan Planı dönemi ile birlikte doruk noktasına çıkmıştı. Fakat bu son dönem aynı zamanda muhalif hareketin CTP ve yaverleri tarafından devrimci ve muhalif yapısından arındırılarak, hareketin emperyalizmin çıkarlarına hizmet edecek bir mecraya sokulması ve boğulması dönemi idi. İşte bu dönem ve sonrası dönem birçok sendikanın da “sivil toplumculaşan” foncu (Türkiye’de kullanılan deyimle projeci) “sol” yapılar ile birlikte CTP ile iç içe geçip, AB ve ABD emperyalizminin yarattığı “yeni” konjonktüre ayak uydurma ve entegre olmasıyla süreklilik kazanmaktadır. Sokağın potansiyelinin diplomasi odalarına hapsedilerek yok edilmesi işte bizi bu günlere getirmiştir. Toplumsal hareketliliğin devrimci özünden arındırılarak, içinin boşaltılması ve son kertede de tam anlamıyla sıfır noktasına çekilmesi, bugüne kadar yapılan en büyük tarihsel hataydı.
Kendine “sol” diyen yapıların alternatif çözüm önerileri yaratamaması, bu yapıların kendilerini sistem içerisinden çıkaramamalarından kaynaklıdır. Bunun yanında bu yapıların uzun vadeli programatik politikalarının olmaması onları gündelik siyasetin kısır yapısına hapsetmekte, toplumun aradığı alternatifi üretmekten aciz bırakmaktadır. Kıbrıs’ta siyaseti seçim dönemleri haricinde ara ara söylenegelen demeçlere odaklamaktadırlar.
Sonuç olarak, tekeller koalisyonu Avrupa Birliği bu süreçte haddini bilerek olaya fazla müdahale etmemiştir. Sorunun BM ekseninden çıkarak AB’nin iç sorununa dönüşeceğini ve Kıbrıs sorununun bu eksende çözüleceğini savunanlar birkez daha yanılgıya düşmüşlerdir. AB-ABD eksenlerinin niteliksel olarak birbirlerinden farklı olmadığı çıplak bir gerçekliktir. Emperyalistler arası çelişkilerin halklara yarar getireceği safsatası sürekli olarak tekrar edilerek Kıbrıs’a taksimden (adanın bölünmesi) ve taksimin meşrulaşmasından başka hiçbirşey getirilmemştir. Kısacası bütün emperyalist odakların Kıbrıs sorununda itici bir gücü olamayacağı ve sadece Kıbrıs’ın bölücüleri oldukları aşikârdır. Bu bağlamda çözüm için ne sırtını ABD’ye ve BM’ye dayayan CTP’nin, ne de sırtını AB’ye dayayan “en gerçek komünist” AKEL’in çizgisi halkların çıkarınadır! Bu politikaların bizi getirdiği nokta Ada’nın tamamen emperyalizmin bir ileri karakolu olmasıdır. Emperyalizmin Kıbrıs’a görünürde dayattığı ise taksimin sürekliliği, yani meşrulaşmasıdır.
1950’li yıllarda İngiliz Sömürge Bakanı Kıbrıs’ın stratejik olarak asla bağımsız olamayacağını söylemişti. Kıbrıs yakın tarihinde yaşananlar bu durumun hiç değişmemiş olduğunu gösteriyor. Çünkü önemli olan emperyalist odakların Ortadoğu üzerindeki çıkarları idi. Ve bugün de bu olgu tüm yakıcılığı ile kendisini sürdürmektedir. Sol gelenekten gelip de emperyalizme teslim olan yapılardan halk bir gün hesap soracaktır. Ve bu hesap sorma sürecinin başında ise hiç kuşkusuz onlar gibi sonradan emperyalizme teslim olacak yapılar olmayacaktır. Halka ihanet edenlerden hesap sorma süreci, aynı zamanda Kıbrıs’ı ve Ortadoğu’yu bugünkü durumlara düşürenlerden de hesap sorma süreci olacaktır.
12 Ocak 07 |