Anasayfa » Gündemdekiler

 

Yazdırılabilir versiyonu görintelemek için tıklayın...Yazdırılabilir Versiyon

Erken seçim muhtıranın yoludur!

 

İşçi Mücadelesi

 

27 Nisan muhtırasının ardından, Türkiye yine “demokrat” kaynamaya başladı. Siyasi partiler, patronlar, bazı sendika yönetimleri, basın, en liberal geçinen köşe yazarları, hepsi ağız birliği etmişçesine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) siyasi hayata hoyratça yaptığı müdahaleyi bir cümleyle “demokratik teamüllere aykırı” diye geçiştirdikten sonra gelinen noktanın bütün suçunu AKP’nin üzerine yıkmaya çalışıyor, sonra da, yine ağız birliği etmişçesine tek çözümün erken seçim olduğunu ileri sürüyorlar. Erken seçim cumhurbaşkanlığı seçiminin silah baskısı altında yarı yolda durdurulması ve varolan parlamentonun feshi demektir. Yani muhtıranın elde etmek istediği sonucu ona hediye etmek demektir. Bugün muhtıraya “anti-demokratik” falan demek hiçbir anlam ifade etmez. Bugün en sınırlı haliyle bile demokratik hakların ayaklar altına alınmasına karşı çıkmak isteyen herkes, başlamış cumhurbaşkanı seçiminin tamamlanmasını ve siyasete bütünüyle hukuk dışı yöntemlerle müdahale eden generallerin yargılanmasını talep etmek zorundadır. Aksi, askerin siyasete müdahale etmesine boyun eğmekten başka bir anlam ifade etmez.

 

Erken seçim formülüne sarılanların listesi uzundur. Bunu aylardır talep eden CHP’nin ve MHP’nin yanına şimdi Ağar’ın DYP’si ve Erkan Mumcu’nun ANAP’ı katılmıştır. Bu iki parti birinci tur oylamasına girmeyerek zaten CHP’nin oynadığı 367 komedisinin bir aktörü haline gelmiş, böylece bütün “demokratiklik” iddialarını yitirmişlerdi. Şimdi de muhtıraya mırın kırın etmelerine rağmen askerin oyununda bir rol üstlenmişler, CHP ile birlikte kapıkulu kadrosuna yazılmışlardır.

 

Hâlâ “sol” diye anılan ve genel seçimde halkın karşısına bir umut diye çıkarılacak olan merkez solun (yani kendi kullandıkları adla sosyal demokrasinin) muhtıra karşısındaki tavrını hatırlatmak özel bir önem taşıyor. CHP’nin muhtıraya destek tavrını en iyi Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ifade etmiştir: “Ülkenin temel değerlerine askerin sahip çıkmasını yadırgamamak gerekir.” (Birgün, 29 Nisan 2007) Öymen ya muhtırayı okumamıştır, ya da orada değerlerden değil “davranış”tan, yani darbe tehdidinden söz edildiğini bir türlü görememiştir. SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, “siyasal yaşama sivil ya da asker...müdahaleyi doğru bulmadığını” söyleyerek (Radikal, 29 Nisan 2007) bulanık bir eleştiri yapmıştır, ama yardımcısı Ahmet Güryüz Ketenci “Genelkurmay açıklamasının Anayasa’nın verdiği yetkiler çerçevesinde olduğunu” söyleyebilmiştir! (Birgün, 29 Nisan 2007) Anlaşılan Ketenci darbe yapmanın ordunun anayasal hakkı olduğunu düşünmektedir! Zaten Karayalçın’ın kendisinin demecinde de şöyle bir ifade vardır: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin duyarlılığını anlıyorum ve paylaşıyorum.” Anlaşılan muhtıradaki şu cümle Karayalçın’ın gözünden kaçmıştır: “Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.” Milyonlarca Kürt’ü “daimi düşman” ilan eden bu cümleyi okusaydı, Karayalçın üç sene önce ittifak yaptığı insanlar hakkında böyle fikirleri “anlar ve paylaşır” mıydı? İşbirliği yapmış olduğu insanların “Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanları” olduğu yolundaki “duyarlılığı” Karayalçın gibi ciddi (!) bir politikacının paylaşması nasıl beklenebilir?

 

DSP Genel Sekreteri Ahmet Tan kusuru AKP’nin üzerine atmanın yanı sıra erken seçimi savunarak Genelkurmay’a teslim olmanın iyi bir örneğini de vermiştir. (Radikal, 29 Nisan 2007) DİSK adına açıklama yapan, ama aynı zamanda pek demokrat 10 Aralık Hareketi’nin de sözcüsü olan Süleyman Çelebi “gerekçesi ne olursa olsun askeri müdahaleleri doğru bulmuyoruz” demekle birlikte tek yolun (anti-demokratik yasalardan arındırılmış) bir erken seçim olduğunu belirtmekte beis görmemektedir. (Radikal, 29 Nisan 2007) “Tek yol demokrasi”dir, ama silahlı güç “geliyorum ha” dediğinde Çelebi’ye göre “AKP kör kör parmağım gözüne diyen bilek güreşinden vazgeçmeli”dir, (Cumhuriyet, 29 Nisan 2007) yani yelkenleri suya indirmelidir. En komiği de Müslümanlar ile solun birlikte mücadele edebileceği iddiasıyla ortaya çıkmış olan Yeni Siyaset Girişimi’nin sözcüsü Ertuğrul Günay’ın açıklamasıdır: Günay Genelkurmay’ın bazı gerekçelerine ve duyarlılıklarına katılmanın mümkün olduğunu, ama zamanlamanın yanlış olduğunu söylüyor. (Birgün, 29 Nisan 2007) Siz darbe tehdidine sadece zamanlaması dolayısıyla karşı çıkan bir demokrata ne dersiniz?

 

TÜSİAD, cumhurbaşkanı seçimi meselesinde bütünüyle çarşafa dolanmıştır. Bazılarının  sandığının ve sunduğunun aksine, TÜSİAD Erdoğan’a açık çek falan vermemişti. AKP’nin sağladığı ekonomik istikrar ile TSK’nın sağladığı askeri güvence arasında ruhu bölünen bu büyük patronlar örgütü, cumhurbaşkanı seçiminin istikrar bozulmaksızın yapılmasını, ancak bir uzlaşma adayının seçilmesini, yani Milli Görüş temsilcilerinin aday gösterilmemesini istemişti. (TÜSİAD başkanı birkaç ay önce Meclis Başkanı Bülent Arınç’ı ziyaret ettiğinde bunu hırçın bir tarzda tekrarlamıştır.) Ama iki belanın arasından sıyrılmaya çalışan TÜSİAD şimdi “demokratik teamüllere aykırıdır” kampının mümtaz bir temsilcisi olmaktan kaçınamamış ve erken seçim istemiştir. CHP sine-i millet tartışılırken TÜSİAD’dan açık icazet talep etmiş, TÜSİAD bu icazeti vermeyerek erken seçim yolunu kapamıştı. Şimdi erken seçim talep ediyor! TÜSİAD kurumlar arasında bir gerilim olmasını engellemeye çalışarak ekonominin istikrarını korumaya çabalamıştı. Şimdi borsa tepetaklak oluyor! TÜSİAD’ın cumhurbaşkanı seçimine ilişkin öyküsü, en önemli toplumsal ve siyasal aktörlerin bile çuvallayabileceğini göstermesi bakımından (onları taparcasına güçlü görenler için) iyi bir derstir!

 

Bir de liberal yazarlar var. Bunları sakin zamanlarda demokrasi pozu keserken, asker bütün ağırlığıyla politikaya girdiğinde ise onun ardında safa dizilirken görmek dünyanın en acıklı manzaralarından birine tanık olmaktır. Bir Ferai Tınç, yıllardır “liberal demokrasi” oynadıktan sonra şimdi işi AKP’ye yüklenerek kapatıyor, muhtıraya tek bir kelimeyle bile eleştiri yöneltmiyor. Bir Türker Alkan, bir Murat Yetkin erken seçimi çözüm diye göstermekten utanmıyor. Bunu bu insanların kişisel karakter yapısında aramak yanlıştır: İstisnalar dışında burjuva aydını, sistemin bekasını sorgulamayan tavırlar almak zorundadır.

 

Erken seçim önerisinin sefaleti

 

Erken seçim önerisinin birinci sorunu cumhurbaşkanı seçiminin orta yerinde durdurulması önerisinin gizli biçimi olmasındadır. Türkiye’de yaşayan herkes biliyor ki, eğer bugün cumhurbaşkanı seçimi yarıda kesilir ve erken seçime gidilirse, bu, ordunun silahlı tehdidi sonucunda ortaya çıkmış bir durum olacaktır. Bu, Anayasa Mahkemesi 367 safsatasını ciddiye alarak bir büyük hukuk komedisi daha yaratsa da böyle olacaktır, CHP’nin başvurusunu reddettiği halde erken seçime gidilse de. Birinci olasılık ilk bakışta daha “demokratik” ve “hukukun üstünlüğüne uygun” gibi görünse de, Anayasa Mahkemesi’nin kendi niteliğini bir yana bırakın, 27 Nisan muhtırası Mahkeme’yi bütünüyle etkisi altına alacak ve yargı bağımsızlığı konusunda varolabilecek en küçük yanılsamayı silip süpürecek hoyratlıkta bir müdahaledir. (Baykal, daha sonra Genelkurmay’ın Anayasa Mahkemesi’ni etki altında bırakma girişimini sürdürerek, Mahkeme kendi başvurularını reddederse Türkiye’yi çok büyük bir belânın beklediğini söylemiştir. Yani Genelkurmay’ın bildirisinin işlediği suçlardan birine, yargıyı etki altına alma girişimine Baykal da ortak olmuştur.) Kısacası, Anayasa Mahkemesi ne yönde karar verirse versin, her iki durumda da cumhurbaşkanı seçimi her türlü demokratik usulün ayaklar altına alınması yoluyla kesintiye uğrayacaktır.

 

İkincisi, erken seçim aynı zamanda meclisin silah baskısıyla feshedilmesi anlamına gelir. 27 Nisan muhtırasından önce meclisin çoğunluğunun cumhurbaşkanı seçiminden evvel bir erken seçim yapma, dolayısıyla kendini feshetme yolunda bir eğilimi olmadığını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. 27 Nisan muhtırası verilir verilmez “bu meclis kendini derhal feshetsin, erken seçim olsun” demek, meclisin iradesini silahların ayağının dibine atmaktır!

 

Erken seçim önerisi böylece darbeciliği her türlü demokratik hakkın karşısında muzaffer kılacak bir öneridir. Bu niteliğiyle de, gelecekte yeni askeri müdahaleler ve darbeler yapma yolunda ortaya çıkabilecek girişimleri cesaretlendirmekten başka bir sonucu olamaz.

 

Bir an erken seçim önerenlerin bazılarının aslında bu durumun farkında olduklarını, öneriyi “içleri kan ağlayarak” yaptıklarını düşünelim. Muhtemeldir ki, bazıları “aman darbe olmasın, krizi en düşük hasarla atlatalım” duygusu içinde bu öneriye, denize düşenin yılana sarıldığı gibi sarılıyor olabilir. Bu durumda da, benimsedikleri tavır, her türlü tatlısu solculuğunun malûl olduğu bir kusurla sakattır: “gerçekçi” olduğunu zannederek boşa kürek çekmek.

 

Gerçek şudur: erken seçim, doğmuş olan krizi birkaç ay erteleyebilir, ama daha sonra kriz daha da şiddetle patlak verecektir. Bunu anlamak için erken seçimin olası sonuçlarını hesaba katmak yeter. En büyük olasılık, AKP’nin yediği darbeye rağmen seçimden galip çıkmasıdır. Eğer bugünkü aritmetik yeniden doğarsa, kriz olduğu gibi yeniden başlayacaktır. AKP bu ilk krizden ders alarak TSK’ya uygun bir aday gösterse dahi kriz başka bir yerden mutlaka patlak verecektir. İkinci olasılık, AKP dışındaki burjuva partilerinin çoğunluğu ele geçirmesidir. Ama bu durumda bile AKP’nin meclisin üçte birinden fazla milletvekili çıkaracağı kesindir. Bu sefer AKP aynı 367 kuralının işlemesini talep ederse, cumhurbaşkanı seçimi yine yapılamaz ve Türkiye yeniden seçime gider. Hatta işin gülünçlüğünü göstermek için şunu da hatırlatabiliriz: Bu süreç teorik olarak sonsuza kadar devam edebilir. Üç ay genel seçim, bir ay cumhurbaşkanı seçimi, fesih, üç ay genel seçim, bir ay cumhurbaşkanı seçimi...

 

Eğer krizin devam etmesi ihtimali varsa, bugün darbe eğilimleri karşısında en düşük direnç çizgisi, yarınki krizlerde yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir. Bu ihtimal sadece var değildir, son derecede güçlüdür. Çünkü burjuvazinin iki kanadı politik bir iç savaşa tutuşmuştur. Daha bugünden darbe eğilimlerine karşı tek geçerli çizgiyi izleyerek direniş yükseltilmeli, darbe karşıtı emek güçleri derhal bir araya gelmeli, adım adım bir Birleşik İşçi Cephesi inşa edilmelidir. Bu sadece erken ya da değil genel seçimler için bir taktik değildir. Aynı zamanda, İşçi Mücadelesi’nin bir yıldır savunduğu gibi, yükselen askeri müdahale ve faşizm tehlikelerine karşı mücadele yönelişi olarak gereklidir.


| Anasayfa | Gündemdekiler | Teori & Politika | İşçi Hareketi | Ulusal Sorun | Kadın Hareketi | Gençlik |
 | Ne Savunuyoruz | Uluslararası | "Küreselleşme" | Kitaplık |
 | İşçi Mücadelesi Geçmiş Sayılar | Linkler | English | Forum | İletişim |