Anasayfa » Gündemdekiler

 

Yazdırılabilir versiyonu görintelemek için tıklayın...Yazdırılabilir Versiyon

Kimyasal zehir ve faşist zehir

Sekiz yıldır İmralı Cezaevi’nde tecrit altında tek başına tutulan Abdullah Öcalan’ın saç telleri üzerinde Fransa’da yapılan testlerde normalin çok üstünde düzeylerde krom ve stronsiyum değerleri elde edildiği raporlarla sabit olalı beri, devletten ve burjuvazinin öteki organlarından son derecede gayri ciddi tepkiler geliyor. Bu raporları veren laboratuar ve doktor bellidir. Raporların fotokopileri Gündem gazetesinde yayınlanmıştır. Test sonuçları PKK liderinin zamana yayılan bir zehirlenmeye maruz bulunduğuna ilişkin güçlü bir belirtidir. Bu ihtimal doğru ise, Öcalan’ın bir süre sonra hayatını yitirmesi olasılığı mevcuttur. Bu sadece, kendi içinde yeteri kadar vahim olan, bir mahkûmun yaşama hakkının devlet tarafından gasp edilmesi anlamına gelmekle kalmıyor. Aynı zamanda, Öcalan’ın Kürt halkı içinde yoğun bir desteğe sahip olduğu yadsınamaz bir gerçeklik olarak ortada olduğuna göre, bu tür bir gelişmenin çok ciddi toplumsal tepkilere yol açması da beklenmelidir. Türkiye’nin patlayıcı ortamında bunun ne demek olduğunu aklını peynir ekmekle yememiş herkes kestirebilir.

Roma’da Öcalan’ın avukatları tarafından yapılan basın konferansında olgular ortaya konulur konulmaz, Adalet Bakanlığı bunun gerçekle ilgili olmadığını, PKK liderinin sağlığının yerinde olduğunu açıklamıştı. Durumun garabeti çarpıcıydı: Ortada mesleki yeterliliği tartışma konusu olmayan bir laboratuar ve bir hekim tarafından verilmiş bir rapor vardı. Bu rapora karşı, Türkiye’nin hukuk işlerini yönetmekten sorumlu bakanlığı, dayanaklarını araştırmaya gerek bile duymadan iddianın uydurma olduğunu söylemekteydi. Bakanlık, eğer raporun düzmece olduğu kanaatindeyse, derhal kendisi benzer bir testi inandırıcı bağımsızlıkta bir kuruma yaptırır veya yaptırtır, böylece raporun düzmece karakterini kanıtlayabilirdi. Daha araştırmadan iddianın asılsız olduğunu söylemek hiçbir inandırıcılık taşımaz. Adalet Bakanlığı Öcalan’ın saç tellerinin her hafta analizini mi yaptırmaktadır? Ya devletin içinde bir kesim, Adalet Bakanlığı’nın bilgisi dışında Öcalan’ı zehirlemeye giriştiyse? Bu Türkiye’de olmayacak bir şey midir?

Adalet Bakanı bu komik tavrı çok uzun sürdüremedi. Nihayet Öcalan’dan alınan saç, idrar ve kan örneklerinin İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından inceleneceği açıklandı. Bu incelemenin ardından Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı herhangi bir zehirlenme bulgusuna rastlanmadığını belirtti. Her ne kadar burjuva medyası bu haberin üstüne atlayarak, sorunun aydınlığına kavuştuğunu iddia etse de sonuç kaygıları gidermekten uzaktı. Başlangıçtan beri sürdürülen gayri ciddi tutum bu açıklamada devam ediyordu. “Zehirlenme bulgusuna rastlanmadı” diyenler bu iddiaya dayanak oluşturacak maddi verileri açıklamadılar. Dahası Öcalan’ın avukatları Adli Tıp raporunu yazılı bir dilekçe ile talep etmelerine rağmen savcılık bu talebi reddetti. Bunun gerekçesi soruşturmanın gizli yürütülmekte oluşu idi. Sorun tüm ülkenin hatta uluslararası kamuoyunun gündemine oturmuş ve herkes net bir bilgi beklerken bu neyin gizliliğidir? Ayrıca soruşturma madem gizlidir, Adalet Bakanı neden sonuçları açıklamıştır? Soruşturmanın gizliliği Adalet Bakanı’nı bağlamaz mı? En önemlisi, eğer soruşturma devam ediyorsa, demek ki Öcalan’ın zehirlendiğine dair kuşkular ortadan kalkmamıştır. Yok eğer soruşturma kapatıldıysa, o zaman rapor Öcalan’ın avukatlarına neden verilmemektedir? Nihayet, incelemeyi yapan bağımsız bir heyet değil İstanbul Adli Tıp kurumudur. Adli Tıp Kurumlarının bırakın bu kadar önemli bir olayı, sık yaşanan gözaltında baskı, işkence vb. olaylarında hastaları polis gözetiminde muayene ettikleri, raporların baskı altında verilebildiği herkesçe biliniyor.

 

Komedi...

Ortaya çıkan duruma hükümetin tepkisinin dışında, burjuvazinin siyasi güçlerinin ve medyasının tepkisi de maskaraca olmuştur. En önemli örneklere göz atalım:

 

• Adalet Bakanı’nın başlangıçta sergilediği ciddiyetsizlik ve hukukdışılık karşısında DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk eleştirel bir konuşma yaparak bu gelişmenin büyük sorunlara yol açacağını söyleyince, bu sefer Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Tuğluk’u “devleti tehdit” ile suçlamıştır. Bu suçlamaya, son dönemde Kürt sorununda pek liberal geçinen Ağar da Tuğluk’u hem tehdit ederek, hem de kendisine hakaret ederek katılmıştır. (Ağar’a göre “devleti tehdit edenler sonunda kaçacak delik arar ve bulamazlar”mış.) İster Ağar, ister başka muhalefet liderleri, bilimsel raporlarla desteklenmiş bu vahim iddiayı hükümetin araştırması gerektiğine dair tek kelime etmeyi gerekli görmemişlerdir. “Terörist başı” edebiyatını bir kenara bırakarak şu soruya cevap verin: Devletin elindeki mahkûmları öldürme hakkı falan mı var ki, bu kadar ciddi iddialar karşısında susuyorsunuz?

• Medyanın davranışı insanı kahkahaya boğacak kadar gülünç olmuştur. Medya, iddiaya yer vermeme dürtüsü ile haber duyulduğu ölçüde hükümetin ve muhalefetin sözümona “yanıt”ını verme dürtüsü arasında sıkışmış kalmıştır. Örneğin Cumhuriyet gazetesi Öcalan’ın avukatlarının basın toplantısı ile Adalet Bakanlığı’nın açıklaması aynı günde yapıldığı halde, haberi Adalet Bakanlığı yalanlamasını vererek aktarmıştır okuyucularına. Yani haberi değil, tekzibini! Aysel Tuğluk’un açıklamasına yer vermeyen bir dizi televizyon kanalı, bakan Mehmet Ali Şahin’in ve Mehmet Ağar’ın bu açıklamaya verdiği cevabı haberleştirmiştir. Her defasında önce yanıt aktarılmakta, yanıtlananın ne olduğunu bilmeyen halk şaşıracağı için iddia daha sonra kısaca özetlenmektedir!

• Tabii, Türkiye burjuvazisinin militan sözcüsü Hürriyet gazetesi en komiğini yapmıştır. Basın toplantısından iki gün sonra birinci sayfada ana manşetini “Napolyon’a da rapor vermiş” diye atmıştır. Bu gazetenin aklıevvel yöneticileri, anlaşılan bu başlıkla raporu veren doktoru halkın gözünde neredeyse kaçık gibi göstererek küçük düşüreceğini sanıyor. Oysa böyle bir haberin etkisi tam tersi yönde olacaktır. Eğer Avrupa tarihinin büyük liderlerinden olan ve ölümü tarih bilimi bakımından son derece tartışmalı olan Napolyon’un ölüm nedeni tartışmasında Öcalan için rapor veren Dr. Kintz önemli bir şahsiyetse, o zaman bu onun kaçık olduğunu falan değil, düpedüz mesleğinde önde gelen uzmanlardan biri olduğunu gösterir! Hürriyet’in yöneticileri anlaşılan genetik biliminin gelişmesi sonucunda ölüler üzerinde bu tür tetkiklerin yapıldığını hiç duymamış olabilecek kadar cahiller! Gazetenin İsviçreli doktorların Napolyon’un başka hastalıklardan öldüğünü saptadıkları yolundaki (sözde Kintz’i düzmece teorilerin sahibi gibi gösteren) iddiası da, bu yöneticilerin bilim alanında tartışmaların doğası konusunda hiçbir şeyden haberi olmayan cahil kişiler olduğunu ya da bütün okuyucularını cahil yerine koyduğunu ortaya koyuyor.

 

Ve trajedi

İşin komedi yanı böyle, ama bir de trajik yanı var. Akşam gazetesinin yayın sorumlusu Serdar Turgut’un yazdıklarının yanında bütün öteki söylenenler silik kalıyor. Turgut, “Apo komedisi” başlıklı bir yazı yazarak Türkiye burjuvazisinin ruhundaki gizli faşisti açığa çıkarmıştır. Yazıdan uzunca bir dizi alıntıyı vermek, Kürtlere karşı faşist dürtülerin hiç de faşist harekete özgü olmadığını göstermek bakımından yararlı olacaktır:

“Ben gazeteci olarak görevimi yapayım; tüm hainlere, bölücülere, düşmanlara bir haber vereyim de sorumluluk üstümden gitsin. Sizler herhalde Türk'ün öfkesinin ne anlama gelebileceğini bilmiyorsunuz. Şunu da bilin ki; bu memlekette Türk'ün sabrı dolmak üzere ve o feci öfke de patlamak üzere Yandaşlarının lafına bakılırsa Abdullah Öcalan, Türk Devleti tarafından yavaşça zehirleniyormuş. Avukatları saçından tel almışlar, bunu Fransa'ya tahlile göndermişler. Bu iddia oradan kaynaklanıyormuş...

Siz hayatınızda bu iddia kadar komik bir şey duydunuz mu Allah aşkına? Bir kere onu geberteceksek, neden yavaşça yapalım ki bunu?.. Bu iddiayı ortaya atanlar, Türk Devleti'ni hiç tanımıyorlar galiba. Eğer o, bir insanı ortadan kaldırmaya karar verirse böyle göstere göstere, bir avukat bozuntusuna saç telini filan çaldırta çaldırta yapmaz. Ortadan kaldırır ve kimse cesedini bile bulamaz. Hem biz Apo'yu neden ölü isteyelim ki?.. Öyle isteseydik Kenya'dan getirirken havada bitirirdik işi. Sonra da; 'uçakta astı kendini' ya da 'panikledi ve kapıyı açıp 10 bin metreden aşağıya atladı' filan derdik. Devletin solculara kızgınlığı döneminde çok sayıda genç gözaltında bu şekilde intihar etmiştir...

Şunu da bilin ki; bu memlekette Türk'ün sabrı dolmak üzere ve o feci öfke de patlamak üzere. Apo'nun yandaşları tehdit ederken 'sonuçlar fena olur' diyorlar. Bence de öyle olur ama tahmin edemeyecekleri yerde olur. Tehditler savurarak, oyunlar düzenleyerek o öfke daha fazla kaşınmamalıdır. Bizim altımızda patlama noktasına doğru işleyen bir sosyal saatli bomba bulunuyor. O patladığı zaman Kürt-Türk hepimizi ortak olarak kaosa sürükleyecektir.”

Turgut, geçmişte Marksist geçinmiş, sonra Hürriyet gazetesinde magazin tipi yazılar yazmış herhangi bir burjuva gazetecisi. Yazdıkları değme faşistin eline su dökemeyeceği saldırganlıkta ise, bunun anlamı Türkiye’nin üzerinde büyük bir tehlike dolaştığıdır. İşçi sınıfı, bu faşizan şovenizme karşı barikatları yükseltmedikçe, Türkiye bir Kürt katliamının veya etnik bir iç savaşın tehdidinden kurtulamayacaktır. Öcalan zehirlenmemiş olabilir. Ama Türkiye en derin hücrelerine kadar faşist zehirle yaşıyor!

Öcalan’ın ağır ağır zehirlenmekte olduğu iddiası son derece ciddi sonuçlara gebe bir olasılığı ortaya koymuştur. Yapılan açıklamalar tatmin edici olmadığı gibi, devletin tavrı hiçbir şekilde güven vermemektedir. Bu iddianın derhal bağımsız hekimler aracılığıyla araştırılması ve halka gerçeklerin açıklanması gerekir. Türk Tabipler Birliği başta olmak üzere, hukuk ve insan haklarıyla ilgili bütün toplumsal kuruluşların konuya el atması, devletin de onların (gerekirse yabancı uzman ve laboratuarlardan da yararlanarak yürütülecek) bağımsız araştırmaları için olanak yaratması gerekir.

Bu konuya sırtını çeviren “sol” ve “demokrat” çevrelere gelince. Bunun anlamı, onlar için Kürt halkının yaşadığı sorunların hiçbir şey ifade etmediğidir. Bakın, DTP yöneticilerinden bölgenin belediye başkanlarına, Avrupa’dan Türkiye’ye bütün Kürt kurumları taleplerini ortaya koymuşlardır. Onları yalnız bıraktığınız fark edilmiyor mu sanıyorsunuz? En basit bir insan hakkını savunmaya değer bulmadığınız görülmüyor mu sanıyorsunuz? Bunun anlamı aynı zamanda, sizin “insan hakları” retoriğinizin bile ikiyüzlü olduğudur.

Öcalan’ın zehirlenme olasılığı karşısında susmak, olası bir cinayete ortak olmaktır.


| Anasayfa | Gündemdekiler | Teori & Politika | İşçi Hareketi | Ulusal Sorun | Kadın Hareketi | Gençlik |
 | Ne Savunuyoruz | Uluslararası | "Küreselleşme" | Kitaplık |
 | İşçi Mücadelesi Geçmiş Sayılar | Linkler | English | Forum | İletişim |