|
|
Çağlayan mitingi: Darbecilerin takıyyesi
İşçi Mücadelesi
29 Nisan İstanbul Çağlayan mitingi kendini “ulusalcı” olarak anan siyasi kampın geleneksel ordu destekçiliğini terk ettiğine, mitingin hem şeriata, hem de darbelere karşı düzenlendiği türünden bir efsane yaratılmasına vesile oldu. Mitingden önce ana düzenleyici Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ÇYDD) başkanı Türkân Saylan tarafından ortaya atılan bu fikir, mitingden sonra da medyanın tek yanlı yayını dolayısıyla siyaseti çok yakından izlemeyen insanların bu tür bir yanlış izlenim edinmesine yol açtı. Bugün sendika çevreleri ve birçok solcu bile Çağlayan mitinginin sadece şeriata değil aynı zamanda darbeciliğe karşı yapıldığı, bu bakımdan da Ankara Tandoğan mitinginden çok farklı olduğu inancında. Keşke böyle olsaydı! Keşke Çağlayan meydanında toplanan yüz binlerce insana askeri darbelere karşı sağlam bir bilinç aşılanabilseydi! Ama gerçek bambaşkadır. Çağlayan mitingi bir bakıma Tandoğan’dan da daha darbe taraftarı idi.
Her şeyden önce, ÇYDD başkanının 26 Nisan günü basına verdiği demeç (Radikal, 27 Nisan 2007), “ulusalcı” ittifaka yönelen “darbeci” eleştirisini savmak için yapılan bir takıyye idi. Saylan darbelere genel olarak karşı çıkıyor, ama örnek olarak sadece 12 Eylül’ü veriyordu. 2007 yılında 12 Eylül’e karşı çıkmak, salon nezaketinin bir gereği gibidir. Bütün burjuvazi ve hizmetkârları 12 Eylül’cüdür, ama 12 Eylül’e karşı görünmek de adab-ı muaşerettendir. Demecin verildiği 26 Nisan 2007 günü, darbe tartışmasının özü siyasal İslam’ın cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmesi ihtimali karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) alacağı tavırdır. Bu çok somut bağlamda 28 Şubat’a değinmeden darbe karşıtı olduğunu iddia etmek demokratik anlayışa rüşvet-i kelâmdır, ucuz kahramanlıktır.
ÇYDD başkanının 29 Nisan günü Çağlayan’da yaptığı konuşma ise daha da vahim bir takıyye içeriyor. Saylan bu konuşmada önce “Türkiye’nin sorunlarının çözümünün darbeler olmadığını yaşayarak öğrendiklerini” belirtmiş, ardından eklemiş: “Kuşkusuz ordu laik cumhuriyetin korunmasında hepimiz gibi taraf olarak vardır ve var olacaktır.” (Hürriyet, 30 Nisan 2007) Bu konuşma miting öncesinde yapılan açıklamadan daha da vahimdir, çünkü demecin verildiği 26 Nisan ile miting günü olan 29 Nisan arasında TSK bir muhtıra vermiştir. Artık sorun on yıl önceki 28 Şubat karşısındaki tavır da değildir, iki gün önce karargâhtan taze servis edilmiş bir muhtıra karşısındaki tavırdır. Bu muhtıra, İşçi Mücadelesi sitesinde açıkça ortaya konduğu gibi (bkz. 28 Nisan tarihli “Cumhuriyet tarihinin beşinci askeri müdahalesi”), bir darbe tehdidi üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla, 29 Nisan günü darbelere karşı olduğunu iddia eden bir konuşmacı 27 Nisan muhtırası konusunda suskun kalamaz. Ama ÇYDD başkanı suskun bile kalmıyor bu kez. Muhtırayı açıkça destekliyor. “Taraf” kelimesi, TSK ile hükümet arasındaki bildiriler mücadelesinin kilit kelimesidir. TSK muhtırada laiklik konusunda taraf olduğunu söylemiş, hükümet ise kendisinin daha da fazla taraf olduğunu, Genelkurmay’ın başbakana bağlı olduğunu belirtmiştir. Saylan ise hükümete dönüp “hayır, TSK taraftır ve öyle kalacaktır” diyerek, muhtıraya destek olmaktadır. Yani ÇYDD’nin darbe karşıtlığı takıyyedir.
Yine de iş Saylan’ın konuşmasıyla kalsaydı, sendikal ve sol çevrelerin bazılarının Çağlayan mitingini neden “darbe karşıtı” zannettiğini anlamak kolaylaşırdı. Ne de olsa takıyyeyi kavramak bir çaba gerektirir. Muhatabınız “ben darbeye karşıyım” diyorsa aldanabilirsiniz. Ama mesele çok daha vahimdir.
Basından anladığımız kadarıyla Çağlayan mitinginin üç ana konuşmacısı vardı: Saylan’ın yanı sıra Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nin başkanı Necla Arat ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin başkan yardımcısı Nur Serter. Nur Serter’in konuşması, Saylan’ınkinden farklı olarak takıyye falan içermiyor. Doğrudan doğruya 27 Nisan muhtırasının savunulmasını eksen alan bir konuşma. Hürriyet gazetesinin haberinden (30 Nisan 2007) izleyelim: “Genelkurmay Başkanı’na ‘memur’ diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan’da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır.” En tatlısu demokratının bile hiç olmazsa “demokratik teamüllere aykırı” ya da hiç olmazsa “şık olmadı” diye nitelediği, demokratik kuralları hoyratça ayaklar altına alan ve darbe tehdidi yapan 27 Nisan muhtırası için bu hanımefendi övgüler düzüyor. Hürriyet gazetesi de binde bir iyi gazetecilik yapmış ve bu haberin başlığını “Ordumuz 27 Nisan’da demokrasiye sahip çıktı” diye atmış! İnsan muhatabı ile alay etmek istese daha iyi bir cümle bulamaz!
Üç konuşmacıdan birinin takıyye yaptığı, birinin de askeri darbe tehdidine övgüler düzdüğü bir mitinge “darbelere karşı” etiketini yapıştırmak oldukça orijinal bir davranış olsa gerek! Peki, bu tuhaf akrobasinin ardında ne yatıyor? Çağlayan mitinginin düzenleyicileri neden “darbe karşıtı” imiş gibi davranıyor ve muhatapları neden onların “darbe karşıtı” olduklarına inanırmış gibi davranıyorlar?
Al gülüm, ver gülüm!
“Ulusalcı” akımın esas desteklediği siyasi aktörün TSK olduğu kimse için sır değil. Türkiye politikasının herkes tarafından kabul edilen en açık gerçeklerinden biri bu. İşçi Mücadelesi bu yüzden bu akımı yıllardır “kapıkulu sol” olarak olarak niteliyor. Bu akımın siyasi alanda İşçi Partisi ve Türksolu başta olmak üzere bir dizi temsilcisi olmakla birlikte, asıl büyük gücü derneklerden geliyor: örneğin Atatürkçü Düşünce Derneği, örneğin Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, örneğin bir dizi dernek ve kuruluşu bir araya getiren Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (STKB). Çağlayan mitinginin ana düzenleyicileri de bunlar. Yukarıda konuşmacıların bu üç odaktan olduğunu belirtmiştik. Şimdi Çağlayan mitingi öncesinde, bu akımın birdenbire “biz darbe taraftarı değiliz” diye ortaya çıkması, yani güneşi balçıkla sıvama çabası göstermesi açıklanması gereken bir şey.
Mesele, İşçi Mücadelesi’nin Tandoğan mitingini ele alırken merkezi politik konu olarak ortaya koyduğu konuyla ilgili. Bilindiği gibi, Tandoğan mitingine işçi sendikaları ve onlarla omuz omuza yürüyen meslek örgütleri (TMMOB, TTB vb.) katılmadı. Bunun sonucunda da Tandoğan tam anlamıyla bir orta sınıf gösterisi olarak kaldı, toplumun başka sınıf ve katmanlarından örgütlü destek alamadı. İşçi sendikaları ve yandaşları arasında DİSK ve KESK’in ve onlarla birlikte hareket eden TMMOB ve TTB gibi örgütlerin Tandoğan’a gitmeyi reddetmesinin en önemli gerekçesi, mitingin Jandarma Komutanı iken darbeci faaliyetlerde bulunduğu neredeyse açık olan ADD başkanı Şener Eruygur’un önderliğinde düzenlenmiş oluşu idi. Yani Tandoğan mitinginin üzerine “darbecilik” gölgesi düşmüştü. İşte sendikaların ve meslek örgütlerinin bu basıncı altındadır ki, meydandaki konuşmalardan birinde Birgül Güler Ayman, “bize darbeci diyorlar, biz darbeci değil devrimciyiz” demek ihtiyacını hissetmiştir. Daha da önemlisi, miting ADD öncülüğünde düzenlendiği halde Şener Eruygur konuşamamıştır!
Tandoğan mitingi ertesinde DİSK, KESK, TMMOB ve TTB yönetimleri aleyhinde muazzam bir kampanya başlatıldı. Şeriat taraftarlığından vatan hainliğine söylenmedik şey bırakılmadı. Elbette son yıllarda bu kadar güçlenmiş bir akımın (“ulusalcılığın”) bu örgütlerde de taraftarları var. Yönetimler içten ve dıştan sıkıştırıldılar. Eğer sendikaların başında gerçekten sınıf mücadelesi sendikacılar olsaydı, tabanlarına burjuvazinin İslamcı kanadı ile Batıcı-laik kanadı arasındaki çelişkinin neden işçi sınıfını ve emekçileri ilgilendirmediğini, sınıfı nasıl böldüğünü zaten uzun bir süredir anlatmakta olur, bu dönemde de Tandoğan mitinginin ve onu izleyen Çağlayan mitinginin burjuvazinin Batıcı-laik kanadının ve daha da fazla TSK’nın darbeci eğilimlerinin bir uzantısı olduğunu izah ederlerdi. DİSK ve KESK bürokrasisi ne geçmişte işçiyi bu yönde bilinçlendirmiş olduğu, ne de devletten fazla uzaklaşmak istediği için, basıncın altında yalpalamaya başladı. 14 Nisan’da Tandoğan’da verdiği olumlu sınavdan sonra, Çağlayan konusunda kimi yöneticiler geri adım atmaya başladı.
İşte güneşi balçıkla sıvama çabasının esrarlı nedeni budur. TSK yanlısı olduğu apaçık bir gerçek olan “ulusalcı” akımın Çağlayan mitingi vesilesiyle yaptığı akrobasinin nedeni budur. Konuşmacılardan biri takıyye yaparken ötekinin 27 Nisan muhtırasına bütünüyle sahip çıkarak onu yalanlamasından doğan çelişkinin nedeni budur. Madalyonun ters yüzünde, sendika bürokrasisi içinde kimilerinin miting öncesinde Çağlayan’ın darbeye karşı olduğu efsanesini yaymasının, hatta Nur Serter’in konuşmasını yüz binler dinlemişken, ertesi gün gazeteler bütün çirkinliğiyle sergilemişken miting sonrasında dahi bunda ısrar etmesinin nedeni de budur.
Çağlayan meydanını dolduran orta sınıfların, kadınların, gençlerin, Alevilerin ve eser miktarda emekçinin hepsinin darbe taraftarı olduğunu katiyen söylemiyoruz. Söylediğimiz, bu büyük kitlelerin darbeci önderliklerin peşine takılmış olduğudur. İşçi hareketinin ve öteki emekçi örgütlerinin görevi, bu önderlikleri kitleler nezdinde teşhir etmektir. 1 Mayıs eylemlerinin ana ekseni “27 Nisan muhtırasına hayır!” şiarı olmalıydı. Sendika bürokrasisi ne yıllardır darbeciliği teşhir edebilmiş, ne de 27 Nisan’dan dört gün sonra düzenlenen 1 Mayıs mitinglerinin eksenine darbeye karşı mücadeleyi yerleştirebilmiştir. Türk-İş bürokrasisi ise daha da ileri gitmiş, Kadıköy meydanını Türk bayraklarıyla donatarak darbecilere ideolojik destek sunmuştur. İşçilere, emekçilere, gençlere ve belki de bugün en önemlisi kadınlara, askeri darbelerin kendilerini kurtarmayacağını, kurtuluşun ancak burjuvazinin iki kanadına karşı bir üçüncü cephe, bir Birleşik İşçi Cephesi açılarak sağlanabileceğini anlatmak en önemli güncel görevimizdir.
|