|
|
AKP
seçim muharebesini kazandı,
burjuvazinin iç savaşı sürüyor,
3.
Cephe görevi devam ediyor!
İşçi Mücadelesi
2007
genel seçimleri AKP’nin zaferiyle sonuçlandı. Normal durumlarda 5 yıl
boyunca iktidarda kalan bir partinin rekor oyla yeniden seçilmesi sistemin
istikrarına ve güçlü olduğuna işaret eder. Oysa Türkiye’de AKP’nin seçim
zaferi hem ciddi bir siyasal krizin sonucu olarak ortaya çıktı hem de yeni
krizlerin içerisinden türeyebileceği yeni bir siyasal ortam yarattı. AKP’nin
seçim zaferinin nedenleri üzerine çok şey yazılıp çizilirken bu gerçek
sürekli göz ardı ediliyor. Elbette ki seçim sonuçlarının toplumsal bir
analizi devrimci Marksistler için kaçınılmaz bir görevdir ve bu mutlaka
yapılacaktır. Ancak ilk elde burjuvazinin iç savaşı bağlamında yeni kriz
dinamiklerini değerlendirmek ve bu değerlendirme ışığında görevler çıkartmak
acil bir ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.
27 Nisan
muhtırası ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin mahkemelik olmasında cisimleşen
siyasal krizin temelinde burjuvazinin iç savaşı yatıyordu. Cumhurbaşkanlığı
seçimleri bu iç savaşın bir muharebesiydi ve Abdullah Gül’ün seçtirilmemesi
sonucunda bu muharebeyi kazanan, arkasında Batıcı-laik bir toplumsal
ittifakın bulunduğu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin öncülüğünde ve siyasal
alanda CHP ve MHP’nin temsil ettiği cephe olmuştu. Ancak bu, son tahlilde
Batıcı-laik sermaye ve İslamcı sermayenin çatışması tarafından belirlenen
burjuvazinin iç savaşındaki çelişkilerin çözüldüğü anlamına gelmiyordu.
Erken seçim kararının alınmasıyla yeni muharebenin tarihi de 22 Temmuz
olarak belirlenmiş oldu.
Seçim
gecesi sonuçlar açıklanıp da AKP’nin %50’ye yaklaşan oy oranları açıklanmaya
başlandığında ve DTP’nin bağımsız adaylarının grup oluşturacak bir sayıyla
meclise gireceği anlaşılmaya başlanınca, Batıcı-laik cephenin
cumhurbaşkanlığı seçiminde kazandığı zaferin aslında geçici ve aldatıcı
olduğu ortaya çıktı. AKP’nin birinci parti olacağı herkes tarafından
bekleniyordu. Bununla birlikte Batıcı-laik cephenin temsilcileri estirilen
milliyetçi, ulusalcı, ırkçı rüzgarın, geniş katılımlı laiklik mitinglerinin
mutlaka CHP ve MHP’nin yelkenlerini dolduracağını düşünüyorlardı. Irkçı
rüzgarın MHP’yi ilerlettiği görülüyor. Laiklik mitinglerinin de CHP’yi çok
ötelere taşımasa da en azından Baykal’ın (kendi partisi dahil olmak üzere)
itici ve sevilmeyen kişiliğinin yarattığı olumsuz etkiyi zayıflatarak daha
büyük bir hezimeti engellediği söylenebilir. Ancak söz konusu mitinglere
damgasını vuran orta sınıf karakteri ve “beyaz Türk” görüntüsü; “modern
yaşam tarzımız tehdit ediliyor” derken, kendi hassasiyetlerini paylaşmayan
kesimleri tehdit eder bir tutumun öne çıkması; emekçi yığınların ağırlığını
oluşturduğu geniş kesimlerde sınıfsal ve kültürel bir tepki yarattı. Bu
kesimi Batıcı-laik kampın karşısında AKP etrafında birleştirdi. Bu durum,
Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtirmemenin siyasal bedeliydi ve bu bedelin
Batıcı-laik kanadın zaferini gölgede bırakacak derecede ağır olduğu 22
Temmuz gecesi ortaya çıktı.
Gelgelelim, 22 Temmuz seçimlerinin de burjuvazinin iç savaşını nihai şekilde
çözdüğü söylenemez. %46’lık oy oranıyla birlikte Abdullah Gül’ün
Cumhurbaşkanı olmasının önündeki engelin kalktığını düşünenler kesinlikle
yanılıyorlar. Genel seçimlerde seçmenin %85’inin temsil edildiği bir
parlamento yapısının oluşması, parlamentonun meşru bir Cumhurbaşkanlığı
seçimi yapamayacağı şeklindeki argümanı ortadan kaldırıyor. Ancak parlamento
aritmetiği yeni bir 367 krizinin çıkmayacağına karşı hiçbir garanti
vermiyor. (AKP’nin 340 milletvekiliyle birlikte oylamada yer alması için DTP
destekli [22-23] ve diğer bağımsızları [4] firesiz biçimde ikna etmesi ya da
MHP’yi [71] bu konuda yanına çekmesi gerekiyor.) En önemlisi de parlamento
içi dolayımlardan bağımsız olarak, doğrudan askeri müdahale tehdidi
sürmektedir. Nitekim, AKP’nin kesin seçim zaferi karşısında “ordunun
müdahale şansı kalmamıştır” havasına girenlere ilk cevap Emekli Orgeneral
Edip Başer aracılığıyla verilmiştir. Başer’in İtalya’nın La Repubblica
gazetesine verdiği demeç çok açık: “Cumhurbaşkanını
belirlemede durum raydan çıkarsa ordu yine müdahale edebilir. Bunu, nisan
sonunda internette bildiri yayımlamaya oranla farklı bir şekilde de
yapabilir.” Başer aynı röportajda “raydan çıkma” sözünden Gül’ün
adaylığını da kastettiğini şu sözlerle ifade etmiştir: “Ben,
Erdoğan'ın da Gül'ün de, partinin adayının kamuoyunda yol açtığı tepki
neticesinde milyonlarca insanın protesto için meydanlara döküldüğünün
bilincinde olduklarını düşünüyorum.” Başer’in askeri müdahale olasılığına
ilişkin, bu kadar net bir çıkış yapmasını tesadüf olarak görmek mümkün
değildir. Başer’in sözleri seçim muharebesini kaybeden Batıcı-laik cephenin
bir ay içerisinde gündeme gelecek olan Cumhurbaşkanlığı muharebesine ciddi
bir hazırlık yapmakta olduğunun ve AKP’nin seçim zaferine karşı pes etmeye
hiç de niyetli olmadığının göstergesidir. Dolayısıyla seçim sonuçları
Batıcı-laik cepheyi meclis içinde zayıflattığı ölçüde, askeri müdahale
olasılığını azaltmak bir yana arttırmıştır diyebiliriz.
DTP’li bağımsız adayların barajı delerek
meclise girmiş olmaları, Kürtlerin siyasi haklarını destekleyenler için
sevinç kaynağı olmuştur. Ancak DTP’nin meclisteki varlığı da kriz
dinamiklerini güçlendiren bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. DTP
kanadından, demokratik açılımlar çerçevesinde AKP ile ittifaka kapı açan
açıklamalar geliyor. AKP’nin cumhurbaşkanlığı seçimi için DTP’nin
desteğinden yararlanma yoluan gitmesi askeri darbe olasılığını ciddi
boyutlara yükseltecek bir tavır olacaktır. Erdoğan, meclis aritmetiğinde
oluşacak muhtemel sorunları DTP’lilerle ittifak yaparak çözmeye yönelmesi
durumunda başta TSK ve MHP’den gelmek üzere sert bir politik saldırıyla
karşılaşacağını görmektedir. Dolayısıyla, AKP-DTP ilişkilerinin sancılı
olması beklenebilir. Recep Tayyip Erdoğan, sonuçların ardından partililerin
ve ülkenin karşısına çıktığında ilk elde “Tek devlet, tek millet, tek vatan,
tek bayrak” sloganına sarılarak, daha fazla şovenist bir politika
izleyeceğinin sinyalini vermiştir. Dolayısıyla mecliste AKP, CHP ve MHP
arasında (Muhsin Yazıcıoğlu ve Mesut Yılmaz’ında hevesle katılacağı)
yaşanacak bir şovenizm yarışının yeni bir 2 Mart darbesinin yaşanmasına yol
açması hiç de uzak olmayan bir olasılıktır. (2 Mart 1994’te Meclis’e giren
Kürt milletvekilleri yemin töreninde ‘Kürtçe konuştukları için’
dokunulmazlıkları kaldırılarak tutuklanmışlardı.) Böyle bir darbenin Kürt
sorununu derinleştirmesi ve çatışmaları körüklemesi mümkündür ve böyle bir
süreçte ağırlığının artacağını düşünen güçlerin (başta TSK ve MHP olmak
üzere) yeni bir 2 Mart yaratmak için hevesli olacağı da açıktır.
Bu tablo ışığında sosyalistlerin önünde duran
görevler açık biçimde belirmektedir. Öncelikle DTP’li vekillere yönelik
baskılara her koşulda karşı çıkmak ve bu vekiller şahsında Kürt halkının
temsil hakkını savunmak gereklidir. Bu noktada atılacak her geri adımın
şovenizmi daha da güçlendireceği unutulmamalıdır. Bu görevi de kapsayan ve
bir adım öne çıkan görev ise seçimlerde kurul(a)mamış olan, burjuvazinin tüm
cephelerinden bağımsız bir Üçüncü Cephe’nin inşasıdır. Ne EMEP, ne ÖDP, ne
DTP, ne de seçime katılan diğer sosyalist gruplar ilk değerlendirmelerinde
yeniden ısınacak krize vurgu yapmaktadır. AKP’nin seçim zaferi adeta askeri
müdahaleye karşı bir güvence olarak görülmektedir. Bu anlayış her şeyden
önce bir yıldır yaptığımız uyarılara rağmen 27 Nisan öncesinde askeri
müdahale olasılığına ciddi bir tehdit olarak yanaşmayan anlayışın devamıdır.
Ayrıca, seçimden önce açıkça eleştirdiğimiz, demokrasi adına AKP’ye hayırhah
bakan ikibuçukuncu cephe anlayışının bir sonucudur. Bu anlayış derhal terk
edilmeli ve geçmişte 27 Nisan’a ve seçimlere olduğu gibi ufukta beliren yeni
siyasal krizlere de hazırlıksız yakalanmamak için harekete geçilmelidir.
Askeri müdahalenin her türlüsüne karşı net bir karşı çıkış, burjuvaziden
tamamen bağımsız bir siyasal duruşla gerçekleştirilmelidir. |