14 Nisan mitingi
Orta sınıflar konuştu, sıra işçi sınıfı ve emekçilerde
İşçi Mücadelesi
TSK ve STK. İki harfin yer değiştirmesiyle bu kelimelerden birini diğerine dönüştürmek mümkün. 14 Nisan Cumartesi günü, harfler yer değiştirdi. Kendilerini STK olarak anan bir dizi kuruluşun Tandoğan’da düzenlediği mitingi, meydanda taşınan “Türk Silahsız Kuvvetleri” pankartından daha iyi hiçbir şey özetleyemezdi. 28 Şubat’tan on yıl sonra “silahsız kuvvetler” yeniden harekete geçti ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına karşı çıkarken Türkiye’nin siyasi gündemini, bir kez daha İslamcı kamp ile Batıcı-laik kamp çatışmasına indirgeyen, sözde anti-emperyalist, özde şovenist bir gövde gösterisi yaptı.
Rakamlar önemli değildir: Polisin 70 veya 100 bininden TSK internet sitesinin 370 binine ve kimilerinin milyonuna, verilen sayılarda muazzam bir farklılık var. Önemli olan, bu mitingin “ulusalcılar”ın heyecan içinde ne dediklerini bilmeden söylediklerinden ve yazdıklarından farklı olarak “cumhuriyet tarihinin en büyük mitingi” falan olmadığıdır. Bu sıralarda 30. yıldönümü yaklaşan 1 Mayıs 1977 mitingi için onyıllar boyu verilmiş olan rakam 400 bindi. Kimse bu rakamı sorgulamıyordu. Yani o da bunun kadar büyük bir mitingdi. Ve Türkiye çapında bir miting değildi, 1 Mayıs başka kentlerde de kutlanıyordu, sadece İstanbul için düzenlenen bir mitingdi. 14 Nisan mitinginin büyüklüğü için kanıt olarak Tandoğan’ın yan sokaklarının da dolu olduğu gösteriliyor. 1 Mayıs 1977’de Taksim meydanı dolmaya başlamışken kortejin sonu Beşiktaş Barbaros Bulvarı üzerinde bugün Yıldız Üniversitesi’nin bulunduğu yerin hizasındaydı! Hürriyet yazarı Bekir Coşkun gibileri halkın bu mitingle birlikte demokrasiye doğrudan dahil olduğunu söylüyorlar. Bekir Coşkun dünün çocuğu değil. 1 Mayıs 1977’yi ve 70’li yıllarda ona eşlik eden sayısız büyük eylemi ne çabuk unutmuş? Türkiye’de halkın demokratik süreçlerin önünü açışı işte o dönemde işçi sınıfı eliyle olmuştur. Ama burjuvazi buna tahammül edemediği için bu halk hareketini ordu eliyle ezmiştir. Şimdi 14 Nisan’da Tandoğan Meydanı’na çıkanlar ise, işçi hareketini ve sınıf mücadelesini ezen bu ordunun yandaşlarıdır.
Generalin arkasında saf tutmak
Bu mitingin sınıf karakteri de, ordu taraftarlığı da yalın biçimde ortadadır: 14 Nisan günü Türkiye’nin orta sınıfları, 2003-2004 yıllarında başarısız darbe hazırlıkları yaptığı konusunda ciddi göstergeler olan emekli Jandarma Genel Komutanı, şimdi Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) başkanı Şener Eruygur’un arkasında uygun adım yürümüşlerdir. Bu mitingi sivil bir miting saymak için insanın ya çok saf olması, ya da Türkiye politikası hakkında hiçbir şey bilmiyor olması gerekir. Sosyal bilimlerde laboratuar deneyi olmaz denir, ama bu özel durumda işin niteliği farklıdır: 28 Şubat döneminde yaşananlar, bugün olup biteni anlamak için açık bir laboratuar deneyinden bile daha öğreticidir. Üstelik, son haftalarda bugünkü duruma ışık tutan başka gelişmeler de olmuştur. Nokta dergisinin 5-11 Nisan 2007 tarihli sayısında açıklanan bir Genelkurmay belgesi, TSK’nın STK’ları nasıl kullandığının çarpıcı kanıtlarını sunuyor. Belgede “TSK olarak...müşterek hareket edilebilecek Sivil Toplum Örgütleri (STÖ)’nin tespit edilmesi ve bu örgütlerle iş birliği ilkelerinin belirlenmesine ihtiyaç duyulduğu” yazılıyor. İş “müşterek olarak hareket edilebilecek” STK’larla bitmiyor, bunlarla ilişkilerde de ayrıca özel olarak “güvenilir” kişilerin önemi vurgulanıyor. “İşbirliği öngörülen kuruluşların yönetici ve elemanlarının değişebileceği göz önünde bulundurularak yapılacak girişimlerde TSK ile direkt bağlantısı olmayan güvenilir şahıslar aracılığıyla girişimde bulunulmasının uygun olacağı mütalaa edilmektedir.” Bu durumda bugün ADD’nin başında neden emekli Jandarma Komutanı Şener Eruygur’un bulunduğunu anlamak çok zor olmasa gerek.
ADD’nin nasıl bir örgüt olduğuna çarpıcı bir tanıklık da sert tavırlarıyla ünlenmiş emekli tümgeneral Osman Pamukoğlu’nun Habertürk televizyonunda yaptığı bir açıklamayla gelmiştir. Bir gazetecinin “ADD’ye üye olmayı düşünüyor musunuz?” sorusuna Pamukoğlu “Zaten yıllarca askerlik yaptım. Niye gireyim ki ADD’ye?” diye cevap vermiştir. (Nokta, 5-11 Nisan 2007, s. 11)
Şener Eruygur’un 2003 ve 2004 yıllarında Jandarma Komutanı iken başarısız darbe girişimleri hazırlamış olduğu, Nokta dergisinin yayınladığı emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in anılarında bütün ayrıntısıyla anlatılmaktadır. (Nokta, 29 Mart-4 Nisan 2007) Bir-iki örnek yetecektir: “Konuşmalar sırasında Jandarma Genel Komutanı daima bir ihtilal özlemi içersinde, bir an önce bu işi yapalım şeklinde konuşuyordu.” (s. 24) Veya: “Takdimin sonunda Hava Kuvvetleri Komutanı ve Jandarma Genel Komutanı hemen 10 Mart’ta ihtilal yapalım diye bastırmaya başlamışlar.” (s. 24) Nokta dergisi ayrıca Şener Eruygur’un tek başına planladığı “Ayışığı” kod adlı darbe planını da ayrıntısıyla sergiliyor. Elbette Nokta dergisinde yayınlananlar şimdilik sadece bir iddiadır. Ama bu belgelerin doğru olduğuna dair birçok belirti birikmiştir. En önemlisi, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Anadolu Ajansı’na bu konuda verdiği demeç, çok dikkatli ifadeler içermekle birlikte, esas olarak bu belgelerin doğruluğunun bir işaretidir. Ulusalcıların kendileri bile bunu teslim etmektedirler. (Bkz. İlhan Selçuk ve Cüneyt Arcayürek’in 13 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazıları.)
İşte bu emekli orgeneral, mitingden önce genel başkanı olduğu ADD’ye yayınladığı “genelge”de dernek üyelerine “Cumhuriyeti koruma ve kollama kararlılığımızı ifade edelim” diyor. (Hürriyet, 16 Nisan 2007) Bilindiği gibi, “cumhuriyeti koruma ve kollama”, TSK İç Hizmetler Yönetmeliği’nin bütün askeri darbe ve müdahalelere gerekçe yapılmış olan hükmüdür. 14 Nisan mitinginin bu görevi büyük halk kitlelerine yaptırdığının daha açık bir itirafı olabilir mi?
Orta sınıfların resmi geçidi
İşin toplumsal boyutuna gelince. İşçi Mücadelesi yıllardır vurguluyor: AKP’ye karşı muhalefeti “laiklik” tartışmasına hapseden hareket bir orta sınıf hareketidir. Cumhuriyet fetişizmi, burjuva cumhuriyetinin nimetlerini yiyen beyaz Türklerin ideolojisidir. İşçi Mücadelesi’nin bu teşhisinin doğru olup olmadığını anlamak için mitingin gazetelerdeki fotoğraflarına bakın: Orada, iyi beslenmiş, iyi giyinmiş, “kibar” hanım ve beylerin ezici çoğunluğu oluşturduğunu kolayca göreceksiniz. Mitingin eleştirel destekçisi Ertuğrul Özkök’ün yazısına bakın: “Katılımcıların çoğu Türkiye’nin orta sınıfından sayılan insanlardan oluşuyor.” Mitingin eleştirisiz destekçisi Oktay Ekşi’nin mitingde bulunan bir başka “ulusalcı” militandan, Nihat Genç’ten aktardığı tanıklığa bakın: “Hemen hepsinin eğitimli ve meslek sahibi insanlar izlenimini verdiklerini” söylüyor Genç. Tandoğan mitingi daha önce de açık olan bir şeyi perçinlemiştir: Metal Fırtına romanını da, Çılgın Türkler kitabını da çok satar listelerinin tepesine yerleştiren orta sınıflar “ulusalcı” hareketin belkemiğidir. Bunlar, meslek sahibi orta sınıflardır: neo-liberalizmin çatlaklarında piyasanın nimetlerinden yararlanan doktorlar, eczacılar, avukatlar, mimarlar, mühendisler, muhasebeci ve mali müşavirlerdir. Bunlar tekstilin, metalin, mobilyanın, butik sektörünün küçük ve orta işletmelerinin sahipleridir. Bunlar hayatlarını turizm ve ikram sektöründen kazandıkları için Batı tarzı hayatın devamından başka hiçbir şey düşünemeyenlerdir. Bunlar İstanbul’da Beşiktaş, Kadıköy, Şişli, Ankara’da Çankaya, İzmir’de Alsancak benzeri ilçelerde yaşayıp pembe kaldırımlarını, güvenlikli sitelerini, yeni model otmobillerini, hatta ciplerini yitirmek istemeyenlerdir. Bunlar, aynı zamanda, has küçük burjuvazidir, TESK üyesi esnafın önemli bir bölümüdür. Bunlar burjuva devletinin, bütün çıkarlarını ve geleceklerini onun bekasına bağlamış hizmetkârlarıdır: askeriyedir, profesoryadır, yargı bürokrasisidir ve yargı bürokrasisinin uzantısı olmakta direnen bir kesim avukattır. Meydanda Kemalist rejim altında da, CHP iktidarlarında da büyük felâketler yaşayan Alevi topluluğundan insanların, muhafazakâr önderliklerinin yanlış yol göstermesinin etkisiyle bulunuyor olması bunu değiştirmez. İşçi, emekçi, köylü halktan küçük bir azınlığın ağır propaganda bombardımanı altında (ve Tayyip Erdoğan’a karşı duydukları haklı nefret dolayısıyla) eyleme katılmış olması bu gerçeği değiştirmez.
Toplumsal tablo böyledir. Siyasi tablo ise başka şeyleri de daha iyi kavramamıza yardım eder. “Ulusalcı” basın siyasi güçler arasında hep CHP, DSP ve öteki merkez sol partilerin, Hür Parti’nin, İP’in desteğinden söz etti. Oysa, Bahçeli meydanda bulunmasa bile MHP bu mitinge ciddi bir destek verdi. MHP başkan yardımcısı Mehmet Şandır basına “bu mitingi çok önemsiyoruz” (Zaman, 15 Nisan 2007) diye demeç verdi. Radikal gazetesinden Murat Yetkin CHP; MHP ve DSP’nin bu mitingde pratikte bir olduğunu, hiçbiri parti olarak düzenleyiciler arasında bulunmamış olsa bile, mitinge “fiili, aktif destek verdiğini” yazdı (15 Nisan 2007). Faşist kampın gazeteleri Yeniçağ ve Ortadoğu mitingi var güçleriyle destekledi. Kısacası, 14 Nisan mitingi sadece TSK’nın perdelenmiş önderliğinde yapılmadı, aynı zamanda modern, Batılılaşmış, eğitimli küçük burjuvazi ile faşizmin yönetici kadrolarının geleneksel, daha yerli, eğitimsiz küçük burjuvazisini de bir araya getirdi.
Üçüncü cephenin profili
Batı basını Türkiye’nin ikiye bölündüğünü yazmış. Oysa bu yürüyüşle birlikte Türkiye ikiye değil üçe bölündü. İşçi ve kamu emekçisi sendikaları ile büyük meslek örgütleri, Şener Eruygur’un ardında rap rap yürümeyi reddettiler. Türk-İş, DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve bir dizi başka örgüt, amacı açık olan bu operasyonun parçası olmayı reddettiler. Sendika ve meslek kuruluşlarının bu tutumu, işçi sınıfının ve emekçilerin onurudur. Türk-İş bürokratlarının arasında AKP’nin gücüne biat edenler elbette vardır. Ama gerek Türk-İş’in öteki yöneticileri, gerekse diğer örgütlerin yöneticileri onurlu bir tavır almışlardır. Bu tavrın önemi çok büyüktür. İşçi Mücadelesi, Kasım 2006 tarihli 13. sayısının kapağına “28 Şubatçı saflara tek bir işçi vermeyelim” çağrısını koymuştu. Altı ay önce ileri sürülen bu şiarın önemi şimdi bütün gücüyle ortaya çıkıyor.
“Ulusalcılar” bu örgütlere bunun için ateş püskürmektedirler, görülmemiş bir çirkeflikle saldırmaktadırlar. Bakın Cumhuriyet gazetesinde (15 Nisan 2007) Serdar Kızık adlı bir “muhabir” nasıl haddini aşıyor:
“Kimler karşıydı Cumhuriyet mitingine, kimler yoktu?
Küreselleşmenin, emperyalistlerin bilinçli bilinçsiz destekçileri, ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen Amerikan uşakları, aynı hesaptaki AB yalakaları, Soros’un çocukları yoktu...
Karşı devrimciler, foncular, dönekler, sahte demokrat ve solcular, beyinlerini ve kalemlerini küresel düzene satan ve kiralayan hainler, liboşlar, enteller, turuncu giysili ikinci cumhuriyetçiler yoktu...
(...)
Bölücüler, emperyalistlerin kucağında sözde bağımsız devletten söz eden, işgalci ABD’nin kuklaları Talabani ve Barzani’yi “doğal lider” görenler, onları kucaklayanlar, selam, sevgi ve saygı gösterenler yoktu.
(...)
...”mitinge katılmayın” çağrısı yapan DİSK’in, Türk-İş’in, KESK’in, Eğitim-Sen’in, TMMOB’nin, TTB’nin koltukçu ve tabansız yöneticileri yoktu.”
İşte “ulusalcılar”ın Türkiye’nin en büyük işçi ve emekçi örgütlerine bakışı! Bu ağzından çıkanı kulağı duymayan öfkenin gerisinde, Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerin darbeci orta sınıfların arkasında dizilmeyi reddetmesi yatmaktadır. Türkiye ikiye değil üçe ayrılmıştır.
Şimdi sıra bizdedir. Emek örgütlerinin önderliği arasında yarın basınç altında yalpamaların ortaya çıkmasını önlemek ve bu üçüncü tarafa ses kazandırmak için derhal bir üçüncü cepheyi, bir Birleşik İşçi Cephesi’ni inşaya girişmeliyiz. Türkiye’de politikanın laik/anti-laik gerilimine tutsak edilmesini önlemek, sınıf mücadelesini politikanın yeniden merkezine yerleştirmek için bir Birleşik İşçi Cephesi’ni inşaya girişmeliyiz. Bunun somut kilometre taşları önümüzde uzanıyor. 1 Mayıs kutlamaları, cumhurbaşkanlığı seçiminde burjuvazinin iki kampından bağımsızlaşmak için Yaşar Kemal’in adaylığını desteklemek, genel seçimlerde işçi sınıfının bağımsız sesini duyuracak bir seçim birliği. Bunlar yükselen faşizm ve “ulusalcılık” tehlikesine karşı bir Birleşik İşçi Cephesi’nin kuruluşunda yükselen adımlar yapılabilirse, işçi sınıfı yarın uygun koşullarda orta sınıflardan hem sayıca, hem politik-ideolojik nitelik bakımından daha güçlü olduğunu kanıtlayacaktır.
En güzel miting, daha yaşanmamış olandır.