Anasayfa » İşçi Mücadelesi sayı 9 - İçindekiler

Burjuvazinin iç savaşı, ekonomik kriz ve işçi sınıfı

Türkiye, kördüğüm oldu. Burjuvazinin ne devleti, ne siyasi kadroları, ne de akıl hocaları, kendilerini içinde buldukları durumdan büyük bir sarsıntı yaşanmadan çekip çıkaracak yolu bulamıyor. Burjuvazi, kendi bağrında Batıcı-laik kamp ile İslamcı kamp arasında yaşanan bir iç savaşın bataklığına batmış durumda. Tam bu iç savaş başlamışken ekonomik kriz korkunç kafasını yeniden kaldırıyor. TÜSİAD’ından hükümetine burjuvazinin saflarında herkes 1994’ün, 1999’un, en önemlisi 2001’in anılarıyla tir tir titremeye başladı. Krizin hasarını sınırlama kaygısı, “siyasi istikrar” talebini bütün burjuvazinin parolası haline getiriyor. TÜSİAD bir hafta içine dört kez “istikrar” ve “uzlaşma” çağrısı yaptı. Ama siyasetin takvimi bu tür çağrılara kulaklarını tıkamıştır: 30 Ağustos ve cumhurbaşkanlığı seçimleri burjuvazinin iç savaşının alevlerini körüklüyor.

Türkiye buraya gelirken iki ayrı evreden geçti. Gerilimi yükselten ilk evre, Kürt halkının mücadelesi karşısında faşizmin parlatıldığı dönemdi. 2005 Mart ayında Genelkurmay’ın “topyekûn savaş” çağrısı ertesinde düzenlenen “bayrak mitingleri”ni izleyen linç girişimleri furyası içinde, Türkiye bir şovenizm histerisine tutuldu. Faşist şovenizmin yetmediği yerde Türkiye’nin son yarım yüzyıllık tarihinin uğursuz gücü kontrgerilla ön plana çıktı. Şemdinli ile başlayan yeni dalga, Diyarbakır olayları uğrağından geçti, sonra faaliyet yön değiştirdi. O ana kadar Kürtler üzerinde odaklaşan kontrgerilla, Cumhuriyet ve Danıştay saldırılarıyla burjuvazinin kendi bağrında bir iç savaşı ilan etmiş oldu. Yaklaşık bir yıldır yükselmekte olan bu gerilim stratejisi Türkiye’nin kucağına iki hediye bıraktı: ilk evre faşizm tehlikesinin yükselmesini getirdi; ikincisi ise yeni bir askeri müdahale, yeni bir 28 Şubat, İşçi Mücadelesi’nin 2003’ten bu yana yapmakta olduğu analizin diliyle söylersek, bir 29 Şubat tehdidini açıkça toplumun gündemine oturttu. Türkiye üç büyük sorunun yükünü kaldıramıyor: Kürt sorunu, İran sorunu ve Batıcı-İslamcı çatışması kördüğüm olmuştur.

Kökten Kemalistler ve soldaki yardakçıları, yani devletlû sol CHP, iliştirilmiş sol Cumhuriyet ve kapıkulu solun bütün yelpazesi, bu son dönemde alçalmada kendi rekorlarını kırdılar. Herkesi bir şeriat tehlikesine inandırmak için Cumhuriyet ve Danıştay bombalamalarının üstüne atladılar, fakat bu sefer siyasi bir bomba ellerinde patladı: her iki olayın ardından da kontrgerilla çıktı, bunu “Atabeyler çetesi” denen askeri grubun yakalanması izledi. Kökten Kemalistler ve sol yardakçıları, son sekiz yıldır sicillerine her aşamada yeni suçlar işletiyorlar: 28 Şubat’ta “silahsız kuvvetler” oldular, TSK’yı desteklediler. 2003’te, yıllarca karşı çıkmış oldukları YÖK’ün savunucusu kesildiler. 2005’te faşist güruhların linç girişimlerine “yurttaşların hassasiyeti” adı altında sahip çıktılar. 2006’da “ulusalcılıkları” dolayısıyla Koç’u ve OYAK’ı savunarak, yıllardır eleştirdikleri özelleştirmeyi benimsediler. Şimdi ise kontrgerillanın kollarına sığınıyorlar. Kontrgerillayı savunmakla, yıllardır onun ardındaki güç olduğunu söyledikleri ABD’nin izinde olduklarını da itiraf ediyorlar!

İşçi Mücadelesi’nin geçen sayısı, Danıştay baskını günü matbaadaydı. Ama başyazısında Hakkâri’de çocuk taşıyan minibüse ve Cumhuriyet gazetesine üst üste üç kez atılan bombaların “derin devlet” imalatı olması olasılığını öne çıkarıyordu. Danıştay baskını ve ardından ortaya çıkan gerçekler bu bakış açısını bütünüyle doğrulamıştır. Askeri müdahale, kadim taktiğini uygulayarak Türkiye’yi “istikrarsızlaştırma” operasyonlarına başlamıştır.

İşte ekonomik kriz tam bu sırada burjuvazi için bir kâbus gibi Türkiye’nin gündeminin orta yerine oturmuştur. Mayıs ayı ortasından bu yana borsa YTL cinsinden %25, dolar cinsinden % 33 değer yitirmiştir! Bu gelişmenin ardında kapitalist dünya ekonomisinin yeni bir sarsıntı dönemine girmesi yatıyor. Dolayısıyla, Türkiye burjuvazisi ne yaparsa yapsın, krizden yakasını kolay kurtaramayacaktır Ama öte yandan, Türkiye bu satırların yazıldığı ana kadar dünyada krizden en çok etkilenen ülke olmuştur! Burjuvazi krizin derinleşmesinden bu yüzden korkuyor. Bu yüzden iktidara ve muhalefete emirler yağdırıyor. Ama bu emirleri kimse dinlemeyecektir. Batıcı-laik politik kanat ve TSK Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasına engel olmaya yemin etmiştir. Hükümet ise buna karşı şimdilik tehdit düzeyinde 30 Ağustos kozunu oynuyor. Burjuvazinin iç savaşı derinleşecektir.

İyi niyetli insanlar, burjuvazinin iç savaşında taraf tutmaktan işçilere, emekçilere bir hayır gelmeyeceğini teslim etmekle birlikte, işçi sınıfının zaten zayıf durumda olduğunu, kim kazanırsa kazansın sonucun sınıf açısından aynı olacağını söylemektedir. Ardından “bari şeriat olmasın” diyerek Batıcı kampa en azından hayırhah yaklaşmaktadır. Ama ekonomik kriz tam da tersini kanıtlıyor! Taraf tutmak işçi sınıfı için özellikle bugün vahim sonular doğurur. Neden? Çünkü her büyük ekonomik çöküntü, burjuvazinin diliyle söylersek, “sosyal patlama” tehlikesini arttırır. Yani işçinin çığ gibi büyüyecek işsizliğe, kemer sıkmaya, yoksulluğa kaşı mücadeleye geçmesi gündeme gelir. Arjantin 2001 devrimci krizi bunun çarpıcı örneğidir. Şimdi soruyoruz: işçi mücadeleye girerse askeri bir rejim bu mücadelenin hayrına olur mu? Ya da faşistlerin iktidarda olduğu bir rejim işçi sınıfı için avantaj mıdır, dezavantaj mı? Bu soruların cevabını ortak deneyimimizden alalım. 2001’i hatırlayın: burjuvazi ekonomi çöker çökmez “askeri yönetim” istemeye başladı. Ankara Sanayi Odası başkanı Mehmet Yıldırım ekonominin yönetiminin de askere bırakılmasını savundu. Koç, Sabancı ve öteki büyükler TÜSİAD’ın da üzerinde bir Yüksek İş Konseyi kurarak askeri çözümleri tartıştılar. O zaman Kürt sorunu gayet durgundu, İslamcılar da 28 Şubat’ın yaralarını sarmakla meşguldü. Demek ki, burjuvazi işçi sınıfının ve emekçilerin olası bir isyanından korunmak için yüzünü askere dönüyordu. Türkiye kördüğüm oldu. Bu kördüğümün çözümünde işçi sınıfının Batıcı-laik kanadın yanında yer alması için çaba gösteren sözde sol siyasi güçler, işçi sınıfının çıkarlarına karşı tarihsel bir ihanet içindedirler. Bu çabayı aynen 28 Şubat’ta olduğu gibi şaşkın gözlerle seyreden sosyalist hareketler ise aymazlık içinde. Bugün sadece “karanlık güçler” edebiyatıyla sözde teşhir faaliyeti yapmak, tarihi dokuz yıl geriden izlemektir. Uyanın! Tarih 28 Şubat 1997 değil, Haziran 2006! Bugün görev teşhirle yetinmek değil, faşizm tehlikesi ile paralel gelişen askeri müdahale tehdidinin neden işçi sınıfı için baş tehlike olduğunu ortaya koymak ve bu tehdide karşı işçi sınıfı alternatifini oluşturmak için bir yol önermektir.

İşçi Mücadelesi, bu durumdan çıkış için bir Birleşik İşçi Cephesi öneriyor. Bu cephenin somut halkalarını örmek için, hem sendikal alanda, hem de siyasal alanda somut güç birlikleri öneriyor. İşçi sınıfı ve emekçiler yeni bir ekonomik çöküntünün yaratacağı bir yoksullaşma dalgasının eşiğindedir. Bir milyondan fazla işçinin işini yitirdiği 2001 krizi daha dün gibi yakındır, kimse unutmuş olamaz. Yapılacak fedakârlık kalmamıştır, kemerde sıkılacak delik kalmamıştır. Eğer fillerin tepişmesinde ezilmek istemiyorsak, kendimiz ve çocuklarımız için insan onuruna uygun biçimde yaşamak istiyorsak bu birleşik cepheyi kurmak zorundayız. Böyle bir cephe Türkiye’nin kördüğümüne kılıcını vurduğunda, yepyeni bir dünyanın kapıları aralanacaktır.



 

İşçi Mücadelesi

Haziran 2006


| Anasayfa | Gündemdekiler | Teori & Politika | İşçi Hareketi | Ulusal Sorun | Kadın Hareketi | Gençlik |
 | Ne Savunuyoruz | Uluslararası | "Küreselleşme" | Kitaplık |
 | İşçi Mücadelesi Geçmiş Sayılar | Linkler | English | Forum | İletişim |