|
|
|
1 Mayıs 1977 Katliamı’nın 30. Yıldönümü
Devlet Neden Katletti?1 Mayıs 1977’de gerçekleşen katliamın nedenini anlamak için Türkiye’deki sınıf mücadelesinin 1970’li yıllardaki seyrini kısaca hatırlamak gerekiyor. 1960’lı yıllardan itibaren grev, fabrika işgali, sokak direnişi yöntemlerinin tamamını kullanarak yükselen işçi hareketi, sermaye sınıfının önündeki en önemli engel haline gelmişti. İşçi hareketinin yükselişi, sınıfın temel ekonomik istemlerini dahi savunmaya niyeti olmayan Türk-İş’e alternatif olarak mücadeleci ve sonuç alıcı yöntemler kullanan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması ile sendikal alandaki ifadesini de bulmuştu. İşçi mücadelelerinin yükselişini önleyemeyen sermaye devletinin gündeme getirdiği baskıcı uygulamalar, 15-16 Haziran 1970’teki işçi ayaklanması ile doruk noktasına ulaşan işçi sınıfı direnişi ile boşa çıkarılmıştı. Devletin başvurduğu son çare 12 Mart 1971’de gerçekleşen askeri müdahale oldu. İşçi mücadelesini iki yıl boyunca geriletmeyi başaran 12 Mart cuntasının etkisini kaybetttiği 1973’ten itibaren işçi sınıfı hareketi, bu kez eskisinden de güçlü ve militan biçimde yeniden sahneye çıktı. Grev ve direnişlerin sıklıkla kazanımlarla sonuçlanması sınıfın örgütlenme ve mücadele eğilimini arttırdı. Aynı dönemde kamu emekçileri de başta TÖB-DER olmak üzere bir dizi kitle örgütünde biraraya gelerek etkili bir güç haline geldi. Öte yandan, 1971-72 yenilgisinin etkilerini üzerinden atmaya başlayan devrimci demokrat ve sosyalist hareket fabrikalarda, mahallelerde ve üniversitelerde büyük bir güce ulaştı. Burjuva devletinin işçilere karşı yürüttüğü sınıfsal saldırıların önemli bir aracı olarak gündeme getirilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin 1975’te kapatılmasını sağlayan direnişin başarısı burjuvazinin korkularını arttırdı. Faşist MHP’nin işçilere ve sola yönelik devlet destekli saldırı ve katliamları da aynı dönemde giderek artmaya başladı. Ancak bu katliamlar dahi işçi hareketini ve solu durduramadı. Yarım yüzyıllık 1 Mayıs yasağının 1976’da Taksim Meydanı’nda düzenlenen, yüz bini aşkın kişinin katıldığı görkemli mitingle aşılması burjuva rejiminin işinin hiç de kolay olmadığını gösteriyordu. 1 Mayıs 1977’yi önceleyen dönemdeki siyasi durum özetle böyleydi. 1 Mayıs 1977’nin katılım bakımından bir önceki yılın da üzerinde gerçekleşeceği tahmin ediliyordu. Yalnızca İstanbul’dan değil, ülkenin her yanından sendikaların ve devrimci grupların Taksim Meydanı’nda dev bir gövde gösterisi gerçekleştirecek oluşu, sınıf hareketini umutsuzluğa düşürüp direncini kırmaya heveslenen devletin büyük bir katliam planlamasının esas nedenidir. Sol içi silahlı çatışmaların yayılmasının yarattığı kafa karışıklığının kendisine sunduğu avantajları da sonuna kadar değerlendirmeyi uman burjuva devletinin resmi ve gayri resmi silahlı güçleri 1 Mayıs 1977 sabahında son hazırlıklarını yaparak alanı doldurmaya başlayan emekçi yığınlarını beklemeye başladılar. Katliam Nasıl Gerçekleştirildi?Büyük bir katılımla yapılan 1 Mayıs eylemi, Türkiye işçi sınıfının ve devrimci hareketin günümüze uzanan tarihinin henüz aşılamamış olan zirve noktasıdır. 40 milyonluk nüfusunun yaklaşık 17 milyonunun kentlerde yaşadığı 1977 Türkiye’sinde, sermaye basınının ve devletin yaymaya çalıştığı korku atmosferine rağmen ülkenin dört yanından gelen yaklaşık 500 bin kişinin Taksim Meydanı’nı doldurması çok önemliydi. Saat 19.00’a doğru tüm kortejler nihayet alana girmişti. DİSK başkanı Kemal Türkler konuşmasını tamamlamak üzereyken katliam başladı. Sular İdaresi’nin üzerindeki kontrgerilla görevlileri uzun namlulu silahlarla kitlenin üzerine doğru ateş etmeye başladılar. Bu ilk ateşin ardından, bir gün önceden İntercontinental Oteli’ne (bugünkü The Marmara Oteli) yerleşmiş olan tetikçiler de ateşe başladı. Otelin yanındaki binalardan da sürekli olarak ateş ediliyordu. Ardından Renault marka bir araba ile alana giren 4 kişilik grup da kitleye doğru ateş etmeye başladı ve polisler tarafından durdurulmaksızın Gümüşsuyu istikametine yönelerek gözden kayboldu. Bu esnada polis panzerleri de bir yandan su sıkıyor diğer yandan kalabalığın arasına dalıyordu. Dönemin İstanbul Mali Şube Müdür Recep Ordulu’ya göre, panzerlerin devreye sokulması “paniği arttırıp ölü sayısının yükselmesine” neden oldu. Kurşunlara hedef olmamak için yerlere yatan insanların arasına dalan panzerler insanları ezmeye başladı. Meral Özkol polis panzerleri altında ezilerek katledildi. Canını kurtarmak için Kazancı Yokuşu’na doğru yönelen binlerce kişiyi başka bir ölüm tuzağı bekliyordu. Zaten dar olan yokuşa büyük bir kamyon park edilmişti. Buradaki panik sırasında 28 kişi ezilerek yaşamını yitirdi. Toplam 34 kişi öldürüldü, 126 kişi yaralandı. Katliamcılar değil, emekçiler ve devrimciler yargılandıJandarma Komando Birliği Komutanı Abdullah Erim Sular İdaresi binasının üzerinden kitleye doğru ateş edenlerin bir kısmını (herhalde yanlışlıkla!) yakalayarak yakındaki askeri birliğe teslim etmişti. Daha sonra bu kişiler polisler tarafından teslim alındı ve mahkeme önüne çıkarılmadılar. Teslim aldıkları tetikçileri kaçıran polislerden hesap soran olmadı. İntercontinental Oteli’nden ateş eden tetikçiler de ellerini kollarını sallayarak oteli terkettiler. Görevini yapan kontrgerilla elemanları çalışanı/hizmetkârı oldukları burjuva devletinin gözetiminde Taksim’i terkettiler. Bu kişiler hakkında soruşturma açılmasını isteyen savcı Çetin Yetkin’in görev yeri değiştirildi. Polisin dağılan kitlenin içinden rastgele gözaltına aldığı 548 işçi ve devrimciden 98 tanesine dava açıldı! Bu kişilerin tamamı yıllar boyunca süründürüldükten sonra beraat ettiler. Katliamcı kontrgerilla timlerine ise dokunulmadı. Burjuva devleti katliamlarla dolu tarihine kanlı bir sayfa daha ekledi. 1 Mayıs 1977’nin Hesabını Sormak İçin Mücadeleye!1 Mayıs 1977 Katliamı, Türkiye burjuvazisinin işçi-emekçi kitleler üzerindeki tahakküm aygıtı olan devletin ayrılmaz parçası kontrgerilla tarafından gerçekleştirilmiştir. Katliamın amacı 1970’li yıllarda sıçrama yapan işçi-emekçi hareketinin, devrimci-sosyalist mücadelenin tehdidi altındaki sermaye egemenliğini korumaktır. 1 Mayıs 1977 Katliamı’nın örgütleyicilerinden hesap sorulması talebiyle düzenlenen kampanyaların aktif bileşeni olmak, proleter devrimci politikanın gereğidir. Bunu yaparken 1 Mayıs 1977’yi de kapsayarak günümüze uzanan katliamlar zincirinin basit birer insan hakları ihlali vakası olmadığı, Türkiye’deki sermaye devletinin sınıfsal reflekslerini yansıttığı da vurgulanmalıdır. 1 Mayıs 1977’de işçileri katleden rejimin Kürtlere karşı da defalarca katliamlara giriştiğini hatırlatmak gerekiyor. 1 Mayıs katliamına karşı çıkarmış gibi yaparken Kürtlere karşı girişilen katliamları suskunlukla geçiştiren, şovenistlerle kolkola girerek mitingler düzenleyen (veya bu mitinglere katılmayı çeşitli gerekçeler ileri sürerek meşrulaştırmaya çalışan) sözde sol, “ulusalcı”, karşı-devrimci odakların işçi sınıfının bağrında mahkum edilmesi de zorunludur. xxxKatliama giden süreçte solun hataları1 Mayıs 1977 katliamını planlarken ve uygularken devlet ve onun gizli kanadı kontrgerilla sol hareketin büyük hatalarından yararlandı. Bu hataların temeli, 70’li yıllara damgasını vuran Sovyet-Çin çatışmasında yatıyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti’ni yöneten karşı-devrimci bürokratik iktidarlar 1960’lı yıllardan itibaren birbirlerine karşı düşmanca bir mücadeleye girişti. Tartışmanın Maocu kanadında duran ÇHC yanlıları SSCB’nin emperyalizmle mücadele etmek yerine onunla uzlaştığını, giderek “sosyal emperyalist” bir karakter kazandığını ilan ederken, SSCB kampında duranlar ise ÇHC yanlılarının “goşist” ve “anarşist” olduğunu, Leninizmden saptığını iddia ediyorlardı. Her iki rejimin birbirinden hiçbir farkının olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. SSCB ideologları dünya kapitalizmi ile “barış içinde birarada yaşama,” “kapitalist olmayan yol” ve “sosyalizme parlamenter yoldan geçiş” sloganlarıyla Stalinist “tek ülkede sosyalizm” teorisine yeni bir biçim verirken, SSCB’yi emperyalizmle uzlaşmakla suçlayan Maocu bürokrasi ABD Başkanı Nixon’un 1971’de Pekin’e yaptığı sürpriz ziyaretin ertesinde SSCB’ye karşı ABD ve NATO ile ittifak geliştirecek, Asya ve Afrika’daki ABD yanlısı gerici diktatörlükleri “Sovyet sosyal emperyalizmi”ne (!) karşı çıktıkları gerekçesiyle destekleyecek ve “piyasa reformları”nı adım adım yaşama geçirmeye girişecekti. Karşı-devrimci bürokrasilerin kendi aralarındaki bu kavga, 1960’lı ve 70’li yıllarda tüm dünya solunu olduğu gibi Türkiye solunu da derinden etkiledi. Bu uydurma ideolojik gerekçeleri sorgulamadan veri kabul eden ÇHC ve SSCB yanlısı bir dizi örgüt, birbirlerine karşı silah kullanmak dahil her türlü yolu meşru kabul ederek sol içi şiddetin Türkiye’de kökleşmesine neden oldu. Sol grupların şiddet içeren rekabeti 1 Mayıs 1977’deki katliama uzanan süreçte devletin sermaye basınını kullanarak yaydığı provokasyona zemin hazırladı. İçinde TKP’nin etkin olduğu DİSK’in Maocu grupların alana sokulmayacağını ilan etmesi gerginliği arttırdı. 1 Mayıs’ı kendi tekelinde gören bu anlayışın savunulacak bir yanı yoktu. Maocu yapılardan gelen yanıtların sertliği sorunu daha da büyüttü. Burjuva basını “DİSK ve Maocu gruplar arasında çatışma bekleniyor” manşetleriyle gerilimden yararlandı. 1 Mayıs 1977 sabahı görüldüğü gibi, TKP’nin DİSK’e dikte ettirdiği dışlayıcı, tahakkümcü tutumun tek muhatabı Maocu gruplar da değildi. DİSK görevlileri, yalnızca Maocuların değil, 50 bin civarındaki kitlesiyle mitinge gelen Dev-Genç kökenli grupların da alana girmesine engel olmaya çalıştı. Eylem sürerken bu nedenle çatışmalar çıktı. Katliamın ilk kurşunları ateşlendiğinde alandakilerin çoğu çatışmanın sol gruplar arasında çıktığını zannettiler. Katliamın ertesi günü çıkan gazetelerin çoğu olayı sol grupların çatışması olarak sundu. Dahası, rakip sol gruplar da bu yalanlara çanak tutan açıklamalar yaptılar. TKP’nin yayımladığı Politika gazetesi “1 Mayıs töreni tam bittiği sırada Maocu ve terörist olduğu ileri sürülen grupların silahlı saldırı” düzenlediğini yazıyordu. Maocuların bir bölümü ise TKP’yi sorumlu ilan ettiler. Katliamı organize edenlerin elini güçlendiren bu tutumlar sonraki yıllarda da değişmeden devam etti. Burjuva partisi CHP’ye 1977 seçimlerinde açık ya da gizli destek vererek sınıf bağımsızlığını bir yana bırakmakta herhangi bir sakınca görmeyen, böyle tavizleri olağan sayan söz konusu örgütler, CHP’lilere gösterdikleri hoşgörüyü birbirlerine göstermekten imtina ediyorlardı. Bu türden gerici tutumlar, karşıt grupları “faşist” ilan eden sözde teorik tahlillerle gerekçelendiriliyordu. 1970’lerdeki devasa devrimci olanakların heba edilmesinde bu hataların da büyük bir payı vardır. 1970’lerin SSCB-ÇHC eksenindeki çatışmaları bugün geçerliliğini yitirdi. Ancak sol içi çatışma geleneği ortadan kalkmadı. Son dönemde çeşitli gruplar arasında zaman zaman alevlenen ve fiziksel saldırılara varan çatışmalar bu lanetli mirasın aşılamadığını kanıtlıyor. Bu nedenle, sol içi şiddeti mahkûm etmek ve devrimci dayanışmayı güçlendirmek güncel bir politik görevdir. |
| | Anasayfa |
Gündemdekiler |
Teori & Politika |
İşçi Hareketi |
Ulusal Sorun |
Kadın Hareketi |
Gençlik | |