|
|
Askeri müdahale tartışması (yine) bitmiştirSungur Savran
Bu satırların yazarı, 1990’lı yılların neredeyse tamamı boyunca Özgür Gündem geleneğindeki basında köşe yazarlığı yapmıştı. 1995’te Erbakan’ın başbakanlığında Refahyol hükümeti kurulunca, o köşedeki yazılarımızda solu ve Kürt hareketini uyarmaya başladık. Kürt sorunu Türkiye’nin siyasi sistemini fena halde hırpalamıştı. İşçi sınıfı 1989’dan beri çok ciddi bir mücadelecilik gösteriyordu. Bunların üzerine Erbakan’ın izlediği politika eklenince Türkiye’nin ana damar burjuvazisi çıkışsız kalmıştı. Batıcı-laik tekelci sermaye, ordu ve ABD birlikte hareket ediyordu. Türkiye bir askeri darbe tehlikesinin gölgesinde yaşıyordu. Buna uygun bir mücadele hattı ve biçimleri bulmak gerekiyordu. Gerek Kürt hareketindeki dostlarımız, gerek o dönemde en uçtaki sol muhalefet olarak içinde çalışmakta olduğumuz ÖDP’deki parti arkadaşlarımız bu tahlile ısrarla karşı çıktılar. Bizi eleştirdiler. Sonra 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi geldi. Kürt hareketi, kılavuzu karga misali, Yalçın Küçük’ün “restorasyon” teorisine ve ordunun bazı kurmay oyunlarına kandı ve askeri müdahaleden kendilerine fayda gelir sandı. Refah’ı bir kez ezdikten sonra ordu Suriye’nin üzerine yürüyerek Öcalan’ın yakalanmasıyla sonuçlanan süreci başlattı. ÖDP’liler önce bunun bir askeri müdahale olduğunu reddettiler, “askeri vesayet” dediler. (Aynen sonradan ÖDP’nin sol liberalizmini benimseyenlerin 27 Nisan öncesi yaptığı gibi!) Sonra o ne idüğü belirsiz terimle “post-modern darbe” dediler, ama hiçbir zaman geçmiş yanlışlarıyla hesaplaşmadılar. 28 Şubat’tan kısa süre sonra biz gazetedeki köşemizde şu başlıkla bir yazı yazdık: “Darbe tartışması bitmiştir!” Tarihin ironisi! Bugün yine aynı başlıkla başka bir askeri müdahale ertesinde bir yazı yazmak zorunda kalıyoruz. İşçi Mücadelesi, bir yıldır askeri müdahale tehdidinin yükseldiğini yazıyor. Devrimci Marksizm dergisinin Mart ayında yayınlanan son sayısının ilk yazısının başlığı “28 Şubat’ın 10. yıldönümünde ikiz tehlike: Askeri müdahale ve faşizm”. Bütün bu tahlillerde Türkiye burjuvazisinin iç savaşının Çankaya muharebesinin bir askeri müdahaleyi somut olarak gündeme getirdiği yazıyor. Ama bütün bu dönem boyunca sosyalist hareketin diğer kanatlarından buna sürekli itiraz yükseldi. Kimi yazdı, kimi yüzümüze söyledi. “Yanılıyorsunuz, böyle bir tehlike yok” dediler. Ve 27 Nisan muhtırası geldi. Peki, İşçi Mücadelesi, Emine Erdoğan gibi “istihare”ye mi yatıyor? Hayır, İşçi Mücadelesi modern dönemin tek sağlam bilimsel yöntemi olan Marksizm’i Sovyetler Birliği’nin çöküşü ertesinde başkaları gibi telaş içinde terk etmedi. Ne de bu yöntemi geçmişin bürokratik dogmalarını savunmak için kullanıyor. İçinde yaşadığımız döneme elinden geldiğince yaratıcı biçimde uyguluyor ve somut durumun somut tahlilini yapıyor. Hepsi bu. Burada Marksizm’in analiz yönteminin parlak bir doğrulanmasını buluyoruz. Tersinden bakıldığında, toplumun ve siyasetin çelişki ve dinamikleri 27 Nisan muhtırasının geliyor olduğunu açıkça gösterdiği halde bunu göremeyenler, basit öngörü hataları içinde değiller. İçinde yaşadığımız döneme Marksist yöntemle yaklaşmıyorlar da onun için yanıldılar. Bu yanılgının temelinde, sosyalist hareketin üç büyük yanlışı var. Birincisi, “küreselleşme” diye anılan dönemin yanlış yorumu. Bu dönemin dinamiklerinin ve Türkiye özelinde AB’nin bizim gibi ülkelere demokrasi getireceği ve ayrıca bunun kaçınılmaz olduğu varsayımı, “bu çağda darbe mümkün değil” sonucuna götürüyor kimilerini. Pakistan (1999), başarısız kalan Venezüella (2002) ve başarılı Tayland (2006) darbelerinden sonra bile! Haydi onları geçtik, Türkiye’de 28 Şubat yaşanmış olmasına rağmen! İkincisi, “ulusalcı” akımın Türkiye solunun daha mücadeleci hareketleri üzerindeki hegemonik etkisi. Gerçekten has duygularla mücadele verenler bile Marksizmi Stalinist ve Kemalist hurafelerden ayırmaya bir türlü yanaşmadıkları için 2002’den beri ABD’nin Türkiye’ye “ılımlı İslam modeli” gibi bir gelecek biçtiğine inandılar, hatta TSK’yı “köşeye sıkıştırdığını” düşündüler. Sonuç: dünya alemin bildiği gibi ABD 27 Nisan muhtırasını destekledi. Üçüncüsü, en vahimi elbette. Solun “ulusalcılık” dışında kalan kesimi içindeki bazı akımların içinde de düpedüz TSK taraftarlığı var! Onun için askeri darbeden falan söz etmek istemiyorlar. Onun için Kürtleri savunmaya bile yanaşmıyorlar. Onun için varsa yoksa bütün oklarını AKP’ye yöneltiyorlar. Biz, İşçi Mücadelesi olarak Marksizm’in oklarını AKP’ye de, darbecilere de, yani burjuvazinin tümüne yöneltiyoruz. Çünkü biz işçi sınıfı ve ezilenler için mücadele ediyoruz. |
| | Anasayfa |
Gündemdekiler |
Teori & Politika |
İşçi Hareketi |
Ulusal Sorun |
Kadın Hareketi |
Gençlik | |