Anasayfa » İşçi Mücadelesi sayı 19 - İçindekiler

Cumhurbaşkanının yetkileri kaldırılsın!

 

AKP mecliste büyük bir çoğunluğa sahip olduğu halde cumhurbaşkanı seçmesi Genelkurmay muhtırası sonucunda engellenince, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için Anayasa değişikliğini gündeme getirdi. Bunu bir süredir savunan ANAP’la anlaşma da sağlanınca, değişikliğin meclisten geçmesi ihtimali doğdu. Bu ihtimalin önünde, Sezer’in muhtemel vetosu dahil, birçok engel var. Ama sorun siyasetin gündemine oturdu.

 

Uzunca bir süredir, cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesinin daha “demokratik” bir uygulama olduğu konusunda bir inanç toplum içinde yaygınlaşmaya başladı. Solun önemli bir bölümü de bu inancı körükledi. Hatta AKP ile Batıcı-laik cephe arasında büyük bir gerilime sahne olan ve sonra “nafile turlara” dönüşen cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde İşçi Mücadelesi halkın bağımsız adayı olarak Yaşar Kemal üzerine bir kampanya yürütürken, birçok sol grup izlenmesi gereken doğru politikanın, cumhurbaşkanını halkın seçmesini savunmak olduğunu ileri sürdü.

Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi daha demokratik olmak bir yana, demokrasiye ciddi zarar verme potansiyeli taşır. Halkın oyuyla seçilen cumhurbaşkanı, arkasına aldığı destek dolayısıyla, meclisin seçtiği bir cumhurbaşkanından çok daha güçlü olacaktır. Bu da tek insanın yönetiminin kolektif organların yönetimine göre ağır basması ile sonuçlanır. Zaten devlet başkanını halkın doğrudan seçtiği sistemler, bu makamın büyük yetkilere sahip olduğu başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemleridir. Bu sistemlerde başkanın yetkisi çok olduğu için ve bu yetkileri kullanması güç gerektirdiği için, başkanın halk tarafından seçilmesi sistemin bütünüyle tutarlıdır. Ama bu sistemler, bazen en hayati kararları bir kişinin (ve onun danışman ve yakın çalışma arkadaşlarından oluşan bir kliğin) takdirine bıraktığı için hiç de demokratik değildir.

Bu hatırlatılınca, Türkiye’de cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesinin taraftarları 1982 Anayasası’nın cumhurbaşkanına zaten büyük yetkiler vermiş olduğunu söylüyorlar. Birincisi, bu yetkileri halkın desteğini arkasına alarak uygulamak cumhurbaşkanının gücünü daha da arttırmak anlamına gelir. Ama daha önemlisi şudur: “Cumhurbaşkanının yetkisi nasıl olsa var, o zaman halka seçtirelim” demek yerine, madem Anayasa değiştiriliyor, cumhurbaşkanının yetkilerini elinden alırsınız olur biter!

Sosyalistler ve cumhurbaşkanlığı

Kapitalizm bir devrimle yıkıldıktan sonra kurulacak olan işçi veya sovyet demokrasisinde, tek insan yönetimi değil, kolektif yönetim esas olacaktır. İşçilerin ve emekçilerin kendi içlerinden seçtikleri temsilcilerden oluşan en üst yasama organı (yüksek sovyet) bir süs, bir tartışma kulübü, yürütmenin (hükümetin) kararlarını devamlı onaylayan bir noter değil, gerçek bir yönetim organı haline gelecektir. İşçi ve emekçi temsilcileri, yürütmeyi (hükümeti) devamlı denetleyecektir. Burada kolektif yönetim söz konusudur. Doğrudan doğruya halk tarafından seçilmiş ve tek başına büyük yetkilerle donatılmış bir devlet başkanı bu kolektif yönetim anlayışıyla kan uyuşmazlığı içinde olur.

Biz bu yüzden tek insan yönetimine ilke olarak karşıyız. Bugünkü burjuva devleti, açık diktatörlük biçimlerini (faşizm, Bonapartizm, askeri diktatörlük) bir kenara bırakırsak, ister parlamenter sistemle yönetilsin, ister başkanlık sistemiyle, burjuvazinin sınıf hakimiyetini güvence altına alan ve onun ortak işlerini yürüten bir organdır. Burada halk oyuyla seçilen devlet başkanı da, parlamento içinden çıkacak hükümet de, parlamentonun kendisi de, yargı da, ordu da, polis de esas olarak sınıf hakimiyetini devam ettirmekle görevlidir. Buna rağmen, işçi sınıfının mücadelesi açısından değişik yönetim sistemleri arasında önemli farklılıklar vardır.

Bir kez, açık diktatörlük biçimleri, işçi sınıfının tarih içinde kazanmış olduğu hukuki, örgütsel, siyasi, ideolojik mevzileri ezip geçer. Bu bakımdan burjuva demokratik rejimler işçi sınıfı için daha avantajlıdır. Bunlar arasında ise tek insan yönetimine dayananlar ilke olarak daha anti-demokratiktir. Bunun anlamı şudur: halkın oyuyla seçilmiş bir devlet başkanı sistemi işçi ve emekçilerin çıkarlarına uygun değildir.

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı kurumu

1950’de çok partili döneme geçildikten sonra dahi sürekli askeri müdahalelerle karşılaşan Türkiye’deki siyasi rejim içinde cumhurbaşkanlığının esas işlevi devlet üzerindeki askeri vesayetin sivil temsilcisi olmak olmuştur. Üstelik cumhurbaşkanının yetkileri 12 Eylül cuntasının hazırladığı 1982 Anayasası’nda eskiye göre kat kat arttırılmıştır. Bugün halkoyuna geçilmesi yeni tuzaklar içeriyor. Dolayısıyla, demokratik hakların gelişmesinin önünü açacak tek yöntem cumhurbaşkanının elindeki bütün yetkileri almak, bu makamı sembolik hale getirmektir.

1982 Anayasası, cumhurbaşkanına olağanüstü durumlarda birçok yetki verdiği gibi, olağan dönemlerde de yüksek bürokrasi katındaki atamalarda büyük yetkiler tanımıştır. Olağanüstü dönemlere ilişkin bütün yetkiler ortadan kaldırılmalıdır. Bürokrasiye gelince, bu makamlar doğrudan doğruya seçimle göreve gelen kişilerce yürütülmelidir. Yarın işçi iktidarı altında savcılar da, yargıçlar da, rektörler de, müsteşarlar da, görevine bağlı olarak ya halk tarafından, ya da halkın temsilcilerince seçilecektir ve geri çağrılabilecektir. Bürokratik bir kastın oluşumunu ve devletin toplumun üstüne yükselmesini engelleyecek en iyi sistem halka hesap vermedir.

 

Mülksüzleştirenleri mülksüzleştirelim!

AKP ve ANAP Türkiye’ye sözde cumhurbaşkanının doğrudan halk oyuyla seçileceği bir sistem getiriyor. Ama cumhurbaşkanı adayı olmak için yine meclis içinden belirli sayıda milletvekili tarafından aday gösterilmek gerekiyor! Ne başkanlık sisteminin uygulandığı ABD veya Latin Amerika’da, ne de yarı-başkanlık sisteminin uygulandığı Fransa’da böyle bir koşul mevcuttur! Yani kurulmakta olan sistem ne devedir, ne kuştur!

Bu koşulun amacı, öyle görünüyor ki, Kürtlerin ve sosyalist partilerin cumhurbaşkanlığına aday göstermesini ve seçime katılmasını engellemektir. Genel seçimdeki % 10 barajından dahi daha anti-demokratik bir sistemle karşı karşıyayız. Daha anti-demokratik, çünkü orada seçilmenin önünde büyük bir engel var, ama hiç olmazsa seçime katılmanın ve halk kitleleri önünde propaganda yapmanın önünde daha az engel var.

Bir de eski anayasaların içerdiği vahim bir anti-demokratik hüküm korunuyor: Cumhurbaşkanı olmak için en az 40 yaşında ve üniversite mezunu olmak gerekiyor. 25 yaşındakilerin milletvekili seçilmesini sağlayan Anayasa değişikliğinden sonra bu hüküm bu partilerin gençlere hiçbir güven duymadığını teşhir ediyor. Gençler bunlar için süs malzemesi! Ama asıl sorun üniversite mezuniyeti koşulunda. Bu hüküm bütünüyle sınıfsal bir engel getiriyor: Anlamı, işçi ve köylülerin bu ülkeyi yönetemeyeceğidir. Sosyalizm, esas olarak, bu burjuva önyargıyı kırmak için mücadele etmektir. Sıradan işçilerin ve köylülerin devleti yönetebileceği iddiasıdır. İşçiler bir gün, kendilerini aşağılayan bu sisteme en iyi cevabı verecek ve devletin yönetimini kendi ellerine alacaktır. O zaman kimse “burjuvalar siyasi haklarını neden yitirdi?” diye sormasın. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilecektir! Ekonomik olarak da, siyaseten de!


| Anasayfa | Gündemdekiler | Teori & Politika | İşçi Hareketi | Ulusal Sorun | Kadın Hareketi | Gençlik |
 | Ne Savunuyoruz | Uluslararası | "Küreselleşme" | Kitaplık |
 | İşçi Mücadelesi Geçmiş Sayılar | Linkler | English | Forum | İletişim |