Anasayfa » İşçi Mücadelesi sayı 19 - İçindekiler

Emekçiler ve ezilenler tek cepheye!

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin yazısız yasası uygulandı: Türk Silahlı Kuvvetleri bütün çok partili dönem boyunca cumhurbaşkanlığı konusunda veto hakkına sahip olmuştur, bu kez vetosunu kullandı. 27 Nisan muhtırası “Abdullah Gül cumhurbaşkanı olmayacak” anlamına geliyordu. Abdullah Gül cumhurbaşkanı olamadı.

 

27 Nisan’dan bu satırların yazıldığı güne kadar geçen on gün baş döndürücü olaylarla dolu olabilir, ama özeti bu kadar yalındır. Ama bu özet şimdilik ortaya çıkan tablonun özetidir. 27 Nisan cumhuriyet tarihinin beşinci askeri müdahalesidir ve bu müdahale dönemi bitmek bir yana, yeni başlamıştır. Önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak gelişmelere göre, ordunun siyasi hayata müdahalesi yeniden ve çok daha sert biçimler altında yükselebilir. Ordunun ülkenin idaresine bütünüyle el koyması anlamında bir askeri darbe bile mümkündür. Bu tehdit 27 Nisan muhtırasında hiç tartışılmaz biçimde mevcuttur. Tehdidin yapılmasına yol açan durum şimdilik ortadan kalkmıştır, ama önümüzdeki dönem tekrar ortaya çıkabilir. Bir darbenin bile mümkün olmasının nedeni bu kadar yalındır.

 

Bu yalın gerçekler karşısında, lafı dolaştırmak, şeriat tehlikesinden söz etmek, muhtıraya adını koymaktan kaçınarak bu sadece bir uyarıydı demek (muhtıra, Arapça’da ihtar, yani uyarı kökeninden gelir!), sadece 28 Şubat 1998’de Refahyol’a karşı askeri müdahale yapıldığında “silahsız kuvvetler” rolüne soyunma yoluyla işlenen cinayetin tekrarı olur. Hele hele, bu cinayet işçi sınıfı adına işlenirse, tarih tarafından hiç affedilmez. Orta sınıfların, ayrıcalıklarını korumak ve emperyalist Batı’dan kopma korkularını ifade etmek için meydanlara dökülmesi karşısında, Nasrettin Hoca’nın karpuzları gibi, “bu miting darbe taraftarı, bu miting darbelere karşı” türünden sahte ayrımlarla darbeci güçlere destek vermek, Türk-İş’in eski başkanı Bayram Meral ile DİSK’in eski başkanı Rıdvan Budak gibi “silahsız kuvvetler” rolüne soyunmaktır. İşçi ve kamu emekçisi hareketinin temsilcileri, bugünün Türkiyesinde askeri müdahalelerin işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarına aykırı olduğunu tartışılmaz bir gerçek olarak sendikal hareketin ilkeleri arasına yazmalı ve darbeci kampla en ufak bir güç birliğine girişmemelidir.

 

İşçi sınıfının mücadelesi açısından bakıldığında ne yapılması gerektiği bellidir: Burjuvazinin iki kampı karşısında işçi sınıfının ve ezilenlerin Üçüncü Cephesi’ni kurmak. Bu cephe toplumsal olarak mevcuttur. Unutulmasın ki, Tandoğan ve Çağlayan’da orta sınıflar toplandığında işçi sınıfının ve müttefiklerinin örgütleri orada yoktu. 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak için azimle mücadele edenler de Çağlayan ve Tandoğan’da olmayanlardı. Demek ki, hükümetin karşısında zaten iki ayrı dünya vardır: Biri ayrıcalıklarını korumak için darbeciliğe destek verecek kadar ileri giden orta sınıflar, öteki ise gerek bu hükümetin, gerekse karşı kampta yer alan partilerin geçmişten beri uyguladığı İMF’ci neoliberal politikalar yüzünden büyük sıkıntılar çeken işçiler. Bütün mesele bu ikinci dünyanın sorunlarına deva olacak bir cepheyi oluşturmak, toplumsal olarak zaten varolan Üçüncü Cephe’yi siyasi alana tercüme etmektir.

 

Burjuvazinin Batıcı-laik kampı, 27 Nisan’ın emir komuta zinciri altında seçimler için kendine çeki düzen veriyor. 2002’de sandığa gömüleli beri hayat kıpırtısı gösteremeyen bir dizi parti, aniden birleşme atağına kalkıyor. Haydi, merkez solda CHP ile DSP’nin, bu kadar yıllık karşılıklı sekterlikten sonra, seçime CHP çatısı altında girmesini Tandoğan, Çağlayan, Manisa, Çanakkale, Marmaris ve İzmir’de toplanan kalabalıkların bu partiler üzerindeki basıncına verelim. Bu bile gerçekçi değildir, çünkü Baykal halkın kendisini başbakan yapmayacağını anladığından beri başbakan olabilmek için şansını Genelkurmay kapısında arıyor! Ama DYP ve ANAP’a ne demeli? Ağar ve Mumcu üçer yıldır bu partilerin başında ve bu süre içinde birbirlerine karşı son derecede mesafeli oldular. Mesut Yılmaz’ın iki partiyi birleştirme projesi sağır kulaklara çarptı. Ama şimdi sanki sihirli bir değnek aynı anda hem merkez solda, hem merkez sağda birleşmeyi sağlıyor. Bu sihirli değnek 27 Nisan muhtırasıdır.

 

Şimdi bir kampta AKP, öteki kampta ise DYP ve ANAP’ın birleşmesinden oluşan Demokrat Parti ile DSP’li CHP birbirleriyle kıyasıya yarışacaklar. MHP ise, aynen 1999 seçimlerinde olduğu gibi, kilit parti rolüne soyunacak. DYP ile ANAP’ın birleşmesi MHP’nin aleyhine olmuştur elbette. Ama faşist partinin yine de yüksek oy alması beklenmelidir.

 

Merkez solun birliği, ister CHP ve DSP ile sınırlı kalsın, ister genişlesin, emekçi halkın çıkarına değildir. İşçi ve emekçilerin çıkarı, burjuvazinin iki kampından bağımsızlaşmaktır. CHP ve DSP ise bağımsızlaşmak bir yana, burjuvazinin kamplarından birinin ana sözcüsü durumundadır! Öyleyse, başlangıç noktası her tür rengi ile sosyalist ve devrimci demokrat hareketin bir blokta birleşmesi olmalıdır. Bu birliktelik aynı zamanda sınıf mücadeleci sendikaların ve meslek örgütlerinin desteğini aramalıdır. Nihayet, bu toplumun en çok ezilen kesimi olan Kürtlere elini uzatmalıdır. Kürt hareketi, Türkiye işçi sınıfına ve emekçilerine hitap eden bir seçim programını kabul ederse, hem Batı’daki şovenizmin kırılması, hem de askeri darbe tehlikesinin ve faşizm tehdidinin yükseldiği bu dönemde kendisine güçlü bir müttefik bulma yolunda büyük bir adım atmış olacaktır.

 

Eğer hem işçilerin, hem de Kürtlerin yaşadığı farklı, ama aynı derecede yakıcı sorunlara çözüm önerecek bir seçim bloku oluşturulabilirse, bu büyük tehlikelerle dolu dönemde bu toprakların ezilenleri için bir umut doğmuş demektir. Bunun için işçinin Kürt’ün, Kürt’ün de işçinin yaşadığı sorunlara kulak vermesi yeterlidir.

 

İşçi Mücadelesi

Mayıs 2007


| Anasayfa | Gündemdekiler | Teori & Politika | İşçi Hareketi | Ulusal Sorun | Kadın Hareketi | Gençlik |
 | Ne Savunuyoruz | Uluslararası | "Küreselleşme" | Kitaplık |
 | İşçi Mücadelesi Geçmiş Sayılar | Linkler | English | Forum | İletişim |