|
|
|
Füze kalkanı Sıcak Savaş alameti
ABD, eski Doğu Bloku ülkeleri Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne yeni bir füze savunma sistemi inşa etmek istemesini “serseri devletler”den yükselen tehditle gerekçelendiriyor. Bu devletlerden kastının da İran ve Kuzey Kore olduğunu ima ediyor. Bu büyük bir ikiyüzlülük. Çünkü böyle diyerek ABD, asıl hedefinin Rusya olduğu gerçeğinin üzerini örtmüş oluyor.
ABD’nin kurmayı planladığı füze sistemi kıtalararası balistik füze olarak adlandırılan uzun menzilli ve nükleer başlık takılabilir füzeleri hedefine varmadan imha etme kapasitesine sahip. Bugün dünyada bu tür füzelere ABD dışında yalnızca Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin’in sahip olduğu görüşü yaygın. Kuzey Kore ve İran’ın ise bu tür bir teknolojinin çok uzağında olduğunu hemen herkes kabul ediyor. Kuzey Kore bu tür bir füzeye sahip olsa bile fırlattığı takdirde izleyeceği rotanın coğrafi olarak Doğu Avrupa ile hiçbir ilgisi yok. İran’ın ise en uzun menzilli füzeleri olan Şahab -3’ler yaklaşık 2100 km menzile sahip. Oysa ABD füze kalkanı sistemini esas olarak kendi doğu sahillerini koruyacak biçimde tasarlıyor. Sistemin Avrupa ülkelerini koruyup korumayacağı bile belli değil. Bu konuda pek çok spekülasyon var, ama ABD’nin resmi bir garantisi yok. Sistemin İran’dan yükselen tehdide karşı olduğu iddiasına en başta bir dizi ABD’li üst düzey ordu mensubu karşı çıkmış. 2004 yılında Bush’a 49 imzalı bir açık mektup göndererek, ABD’nin mevcut teknolojisinin, saldırması halinde İran gibi bir ülkeyi kolaylıkla imha etme kapasitesine sahip olduğunu söyleyen generaller, füze savunma sistemine karşı çıkmışlar. ABD’nin dış politika konularında en etkili think tank kuruluşlarından biri olarak bilinen Dış İlişkiler Konseyi’nin yayın organında 2006 yılında yayınlanan bir makalede de füze kalkanının esas olarak Rusya ve Çin’e karşı alınmış bir önlem olduğu açıkça ifade ediliyor. Geçen ay ise, Fransa’nın görevi bırakmak üzere olan cumhurbaşkanı Jacques Chirac, bir Amerikan gazetesi ile yaptığı röportajın yayınlanmayacağını düşündüğü bölümünde, İran’ın nükleer silah üretmesinin aslında hiç önemli olmadığını, çünkü bu tür silahlardan birini bile ateşlemesi halinde, silah daha hedefine varmadan kendi topraklarının “taş devri yıllarına” döneceğini söylemişti. Böylece Chirac, ABD’nin yalancı olduğunu kabul etmiş oluyordu. Bütün bunlar, ABD’nin İran tehdidi konusunda yalan söylediğini açıkça ortaya koyuyor. Ayrıca ABD bu tür bir önlemi gerçekten İran’a karşı almak istiyorsa da bu sistemi yerleştirebileceği daha birçok işbirlikçisi ülke mevcut. ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde ısrar etmesi, Rusya’yı hedef aldığını açık bir biçimde gösteriyor.
ABD’nin Rusya’yı kuşatma taktiği İki eski Doğu Bloku ülkesine yerleştirmeyi planladığı füze kalkanı, ABD’nin Rusya aleyhine gerçekleştirdiği tek askeri girişim değil. Bush yönetimi Rusya’ya karşı bütünlüklü bir kuşatma taktiği izliyor. Üstelik bu stratejinin başlangıcının Bush yönetimi öncesine dayandığına yönelik de pek çok kanıt mevcut. ABD füze kalkanı projesini çok daha önce, henüz Sovyetler Birliği yıkılmamışken 1983 yılında ortaya atmıştı. 1989-91’de Sovyet blokunun çöküşüne ve Soğuk Savaş’ın bittiği ilan edilmesine rağmen ABD bu projeye sistemli olarak kaynak ayırdı ve geliştirdi. “Yıldız Savaşları” olarak da anılan sisteme verilen önem Bush döneminde daha da arttı ve giderek somutluk kazanmaya başladı. Çöküşün ardından Rusya ile ilişkilerinde son derece ikiyüzlü bir politika benimseyen ABD, görünürde Rusya ile olumlu ilişkiler kurarken, güç dengesini el altından kendi lehine değiştirmek için her yolu deniyordu. Dünya henüz 11 Eylül saldırılarının etkisini üzerinden atamamışken ABD 2001 Aralığında Rusya ile aralarındaki nükleer silahları karşılıklı azaltma anlaşmasından çekildi. O dönemde bu olay pek dikkati çekmedi. ABD ise bu manevrasını nükleer silah stokunu modernleştirmeye yönelerek devam ettirdi. Sovyetler’in yıkılmasının ardından 2000’li yıllara gelene kadar ağır bir ekonomik çöküntü yaşayan Rusya askeri yarışta önemli ölçüde geride kaldı. Bu “hassas” dönemde ABD ve Avrupa’nın taleplerine büyük ölçüde boyun eğmek durumunda kalan Rusya, NATO’nun kendi sınırlarına kadar genişlemesine ve ABD’nin yeni müttefik ülkeler kuşağıyla etrafını sarmasına büyük ölçüde seyirci kaldı. Eskiden Sovyet blokunda yer alan Polonya, Letonya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Litvanya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Slovakya ve Slovenya bu dönemde NATO’ya katıldılar. Gürcistan, Hırvatistan, Arnavutluk, Makedonya ve Ukrayna da katılmak için sıra bekliyorlar. Bu dönemde ABD, Kafkasya’dan Güneydoğu ve Doğu Avrupa’ya uzanan bölgede kazandığı yeni müttefik ülkelerde hızla askeri üsler inşa etmeye koyuldu. Bugün ABD’nin Romanya ve Bulgaristan’da, Kosova ve Bosna Hersek’te, Irak ve Afganistan’da, Kazakistan’da, 90’lı ve 2000’lı yıllarda inşa ettiği yeni askeri üsleri bulunuyor. Polonya, Çek Cumhuriyeti, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan gibi ülkeler de Rusya’nın etki alanından çıkarak ABD’nin yanına geçtikleri için topraklarına ABD üsleri inşa edilmesi için sıraya girmiş durumdalar. ABD, askeri olarak Rusya’nın etrafını kuşatmakla kalmıyor, rakibinin etki alanını genişletme girişimlerine de en sert biçimde karşı koyuyor. Rus devlet başkanı Putin’in geçen ay Münih’teki güvenlik zirvesinde ABD’yi hedef alan sert konuşması, tam da bu kuşatma taktiği artık canına tak ettiği içindi. Geniş petrol ve doğalgaz kaynaklarını sıkı bir biçimde kontrol altında tutan ve petrol fiyatlarındaki artıştan yararlanan Rusya bir ölçüde ekonomik toparlanma yaşıyor ve bu ekonomik kazancı ABD karşısında kaybettiği askeri dengeyi mümkün mertebe yeniden elde etme yönünde kullanmaya çabalıyor. Böylece ABD-Rusya ilişkileri hızla ve duraksamaz bir biçimde sertleşiyor.
“O beni vuramadan ben onu vurayım” Bütün bunlar Soğuk Savaş’ın bittiğini ilan ettiği zaman ABD’nin Rusya’yı düşman olarak görmeyi bir kenara bırakmış olmadığını, yalnızca taktik yönelişini değiştirdiğini açık bir biçimde kanıtlıyor. Bu tabloya bakıp da, Soğuk Savaş’ın aslında hiç bitmemiş olduğunu söyleyenler var. Ancak asıl mesele bu değil. Soğuk Savaş’ın temel özelliklerinden birisi, ABD ile Sovyetler Birliği arasında bir tür nükleer dengenin varlığıydı. Bu durum bir ölçüde nükleer savaşın patlak vermesi ihtimalini bastırıyordu. ABD’nin Soğuk Savaş sonrası taktiği ise tamamen, bu dengenin kendi lehine bozulmasına yöneliktir. Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde inşası planlanan füze kalkanı da dahil olmak üzere ABD’nin füze savunma sistemi genel olarak, Rusya kendisini vuramadan Rusya’yı vurmak olarak özetlenebilecek bir askeri yaklaşıma dayanıyor. Dolayısıyla ABD’nin niyeti Soğuk Savaş zamanındaki nükleer dengeyi yeniden yaratmak değil. ABD füze kalkanını gerekçelendirirken “serseri devletler” gibi muğlak bir kavramı, bilerek tercih ediyor. Çünkü çok da uzak olmayabilecek bir gelecekte, gerekli gördüğü anda, Rusya ve Çin’i de “serseri devletler” statüsüne sokuverecek. Bu durumda yükselen tehlike Soğuk Savaş’ın devamı ya da yeniden başlaması değil, basbayağı Sıcak Savaş olacaktır. Yapılması gereken bir tarafta ABD ve Avrupa ile öteki tarafta Rusya ve Çin arasında tırmanan silahlanma yarışına pasif bir biçimde karşı çıkmak olamaz. İlk başta ABD ve Avrupa emperyalizmlerinin askeri kapasitelerini hedef almak gerekir. Polonya ve Çek Cumhuriyeti halklarının ezici çoğunluğu füze kalkanı sistemine karşı. Seslerimizi onların sesine katmak ve bu ülkelere bu sistemin yerleştirilmesine karşı uluslararası bir mücadele yürütmek gereklidir. |
| | Anasayfa |
Gündemdekiler |
Teori & Politika |
İşçi Hareketi |
Ulusal Sorun |
Kadın Hareketi |
Gençlik | |