Anasayfa » İşçi Mücadelesi sayı 16 - İçindekiler

Türkiye'ye imaj mı, faşizme baraj mı?

2007 yılı başladı. İşçi Mücadelesi sayfalarında aylardır 2007’nin özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi, bunun yanı sıra yıl sonunda yapılacak olan genel seçimler dolayısıyla gergin geçeceği yazılıyor. Bu gerginliğin bir yönünün cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla 28 Şubat tipi bir askeri müdahale olasılığı olduğu ifade ediliyor. Türkiye’de kuraldır: ne zaman askeri müdahale gündeme gelse, siyasi cinayetler başlar. İşte Hrant Dink cinayetiyle, belki de yeni bir dizi siyasi cinayetin ilk adımı atılmış oldu. Bundan sonrasını dikkatle izlememiz gerekiyor. Hrant’a karşı işlenen suikast aynı zamanda faşist hareketin Türkiye’de halkların kardeşliğine karşı kurduğu büyük bir tuzaktı. Ama Hrant’a atılan kurşunlar, halk kitlelerinin güçlü tepkisi sayesinde şimdilik geri döndü ve bir bumerang gibi faşist hareketi vurdu.

23 Ocak Salı günü 200 ila 300 bin kişinin katıldığı cenaze törenini herkes kendi meşrebine göre yorumladı. Aslında bu törenin içinde bir değil iki tören olduğu her şeyden belliydi. Hürriyet gazetesi ertesi gün “sadece kortejin en arkasındaki 300 kişi slogan attı” yazıyordu! Skytürk televizyonu daha da komiğini yapmıştı. Akşam haberlerinde cenaze törenini verirken “yürüyüş sırasında hiç slogan atılmadığını, bütünüyle sessiz yüründüğünü” söylüyordu. Ama şakacı bir editörün azizliği olsa gerek, spiker bunları söylerken arkadan güçlü sloganlar yükseliyordu! Cenaze töreninde bulunan ve kortejin en önünde yürümeyen herkes tanıklık edecektir: yürüyüş sırasında kitleler çok içten ve çok güçlü biçimde slogan atmışlardır. Elbette slogan atmayan bir kalabalık da vardır, ama onlar esas olarak kortejin başında yer alan aile, cemaat, protokol, üst ve orta sınıfın temsilcileri ve cenaze törenini düzenleyen sol liberal ekiplerin taraftarlarıdır.

Slogan meselesi aslında cenaze töreni konusunda çok daha temelli bir siyasi farklılığın ifadesidir. Hrant’ı uğurlamaya gelen kalabalık temel olarak ikiye ayrılıyordu. (İkiyüzlü “ulusalcı” aydınlar bir avuç olduğu için onları saymıyoruz.) Gruplardan biri burjuvazinin en “seçkin” temsilcilerinden (Bülent Eczacıbaşı, İshak Alaton ve diğerleri) başlayarak liberal, Batıcı orta sınıflara uzanan “efendi” bir topluluktu (kelimenin her iki anlamında da!’). İnsani düzeyde Hrant’ın öldürülmüş olmasına üzülmüş olabilirler, ama onlar için siyasi açıdan önemli olan, bu cinayetin Türkiye’yi dünyaya ilkel, tahammülsüz, bağnaz bir toplum olarak gösterme tehlikesini yaratmasıydı. Bunun sonucu da Türkiye’nin AB’den bir adım daha uzaklaşması olacaktı. Yani bunları Hrant’ın cenazesine getiren Türkiye’nin imajı sorunu idi. Buna karşılık, kortejin bir başka bileşeni daha vardı: sosyalistler, gençlik ve (büyük işyerlerinin işçileri açısından hafta içi katılım mümkün olmasa da) işçi-emekçi sınıflardan insanlar. Bu topluluk Hrant’ın öldürüldüğü günün akşamı Taksim’den Agos gazetesine yürüyen on binden fazla insanın temsil ettiği topluluktu. Bunlar için olayın siyasi karakteri açıktı: Hrant’ın öldürülmesi, derin devletin de muhtemelen işin içine karıştığı faşist bir eylemdi. Dolayısıyla, cenaze töreni, faşizme karşı bir baraj olarak önem taşıyordu.

Bu iki kitle ve iki siyasi anlayış daha sonra cenaze töreninin anlamının yorumlanmasında da farklılığını ortaya koyuyordu. İmajcılar için cenaze töreni Türkiye’nin “bölünmeyi reddetmesi” anlamına geliyordu. “Karanlık güçler”in provokasyonu karşısında halk “birlik” olmuştu. Bunun sol versiyonu “bir arada yaşamı savunalım” idi. Bu söylem, cenaze töreninin doğası gereği bir protesto olduğunu, faşizmin ve derin devletin karşısında konumlandığını, yani toplumu kaçınılmaz olarak kamplara böldüğünü gözlerden saklıyordu. Buna karşılık, faşizme karşı baraj oluşturmak isteyenler açısından cenaze töreni bir mücadelenin ifadesiydi. Türkiye’nin sahte “birliği” değildi söz konusu olan. Faşizm ile faşizm düşmanları arasında, Hrant’ı öldüren ve öldürten toplumsal ve siyasi güçlerle Hrant’a sahip çıkan toplumsal ve siyasi güçler arasında bir boy ölçüşmeydi. Hrant’ın düşmanlarına ve en başta faşizme atılmış bir tokattı.

Ancak uzun zamandır adım adım yükselmekte, bilinçli olarak farklı başlıklar üzerinden pompalanmakta olan faşizm tehlikesi geçmiş değil. Dahası beklemediği bir anda yediği bu tokadın acısını çıkarma, rüzgarı daha da güçlü bir şekilde kendi lehine estirme arayışı içine girdi, vakit kaybetmeden kolları sıvadı. Özellikte Kerkük’te yapılması planlanan referandum ile Kerkük’ün bir Kürt bölgesine dönüşeceği paranoyası etrafında, genel anlamda Kuzey Irak’taki PKK varlığı ve bunun üzerinden ABD ile yapılan pazarlık bağlamında Kürt sorununun yine gündemin üst sıralarına yükselmesini önemli bir fırsat olarak kullanmaya çalışıyor. Geçtiğimiz günlerde önce Türkiye’nin sınır ötesi harekât konusunda daha somut temellerde ABD’li yetkililer ile görüştüğü ortaya çıktı. Pazarlığı yürüten emekli orgeneral Edip Başer, ABD ile askeri operasyon konusunda ABD’nin engel çıkarmaması için görüştüklerini, sınır ötesi bir operasyonun hangi koşullarda kaçınılmaz bir “zorunluluk” haline geleceğini tartıştıklarını açıkladı.

Türkiye’nin pazarlıklarla daha fazla zaman kaybetmemesi propagandası ile yükseltilen şovenist histeri, Kerkük meselesini de ısrarlı bir şekilde öne çıkarıyor. Kerkük tartışması ile birlikte hakim sınıflar daha gür bir şekilde ve tam bir ağız birliği halinde sınır ötesi askeri operasyonu ciddi bir başlık olarak ele almaya başladılar. Mesele öyle bir hal aldı ki sanki Kürt sorunun çözümü için TSK’nın Kuzey Irak’a askeri bir operasyon düzenlenmesinden başka bir alternatif yoktur, TSK oraya girmişken de Kerkük’e kadar ilerlese pek güzel olur!Adım adım yükselen faşizmin etkisiyle Kürt halkından ve temsilcilerinden yükselen ses yadsınıyor, siyasi ve barışçı çözüm arayışları ihtimal dahilinden çıkarılıyor.

Geçtiğimiz günlerde Başkent Araştırma merkezi tarafından 28 ilde yapılan “Sınır Ötesi Operasyon ve Kuzey Irak” konulu anket Kürtlere karşı yürütülen düşmanca politikanın etkilerini net bir biçimde gösteriyor. 1 Mart’ta 100 bin kişinin Ankara meydanlarını doldurduğu dönemde kamuoyu yoklamaları savaş karşıtlığının %94’lere ulaştığını ortaya koyuyordu. Bugün ise ankete katılanların %66,4’ü “1 Mart tezkeresi kabul edilseydi, Türkiye Kuzey Irak’ta daha fazla söz sahibi olabilir miydi?” sorusuna “evet” yanıtını veriyor. “Kerkük’teki Türkmen nüfusun haklarını korumak ve PKK sorununu bitirmek amacıyla TSK’nın Kuzey Irak’a müdahalesini destekleyip desteklemeyecekleri” sorusuna ise katılanların %78,1’i “desteklerim” derken, yalnızca %11,3’ü “desteklemem” cevabını vermiş durumda. Bu sonuçlar faşizmin kitlelerin bilincinde nasıl bir etki yarattığını, propaganda bombardımanının nasıl yankı bulabildiğini gösteriyor. Dolayısıyla faşizme karşı mücadelenin önümüzdeki dönemin en önemli başlıklarından biri olması gereği bir kez daha ortaya çıkıyor.

Her fırsatta Türkiye’nin çıkarlarından dem vurarak, yeri geldiğinde Türkiye’nin imajını kurtarmaya çalışanlara karşı Hrant Dink’in öldürülmesinin hemen ardından verilen ilk tepki, on binin üzerinde insanın Taksim’den Agos’a kadar yürümesi ve cenazeyi faşizme karşı bir baraja dönüştürmeye çalışan politik hat, faşizme karşı mücadele açısından gerçek yolu gösteriyor. Faşizm ve derin devlete karşı verilen mücadelenin başarıya ulaşması aynı zamanda bu iki kamptan hangisinin ağır basacağına bağlıdır. Barajcılar imajcılara ağır basmazsa, ne faşizm inine sokulabilir, ne derin devlet ortadan kaldırılabilir.

 

***

 

İşçi Mücadelesi bundan böyle okurlarına her ayın ilk haftasında ulaşacak. Bu sayının yayınında ortaya çıkan gecikme, yeni periyoda geçiş aşamasının gerektirdiği hazırlık çalışmasına zaman ayırma ihtiyacından kaynaklanmıştır. Gelecek ay buluşmak dileğiyle...

 

 

İşçi Mücadelesi

Şubat 2007


| Anasayfa | Gündemdekiler | Teori & Politika | İşçi Hareketi | Ulusal Sorun | Kadın Hareketi | Gençlik |
 | Ne Savunuyoruz | Uluslararası | "Küreselleşme" | Kitaplık |
 | İşçi Mücadelesi Geçmiş Sayılar | Linkler | English | Forum | İletişim |