|
|
28 Şubatçı saflara tek bir işçi vermeyelim!Savaş kötüdür, yıkıcıdır. Ama işçi sınıfının ve ezilenlerin çıkarları temelinde hareket edenler savaşları tümden reddetmezler. Savaşları bitirmek için bizim de kendi savaşımızı ilan etmemiz gerekir derler. Bugün Türkiye burjuvazisi ve devleti savaşa doymuyor. Birçok cephede farklı farklı savaşlar veriyor. Daha yeni yüzlerce askeri Lübnan’da emperyalistlerin hizmetine sundular. Üstelik bunu yaklaşan İran savaşında ABD’nin yanında sağlam bir yer tutabilmek için yaptılar. On binlerce genci dağlara, Kürt kardeşlerini vurmaya gönderiyorlar. PKK ateşkes ilan ettiği halde TSK “tek çözüm savaştır” demeye devam ediyor. Bir de tüm halkı içine çekmeye çalıştıkları savaşlar var. 2005 Newroz’u sonrası Kürtlere karşı “topyekûn savaş” ilan etmişlerdi. Bu açıkça Türklerle Kürtler arasında bir iç savaş çağrısıydı. Aradan geçen zamanda birçok linç girişimi yaşandı. İç savaş tehlikesi henüz geçmiş değil. Ama bugün hepimizin yakın geleceğini derinden belirleyen bir savaş burjuvazinin kendi içinde sürüyor ve artık geri dönülmez bir noktaya gelmiş durumda. Bu savaş AKP ile TSK arasında. Kendilerini laikliğin bekçisi olarak sunanlarla İslamcılar arasında. Aslında bu savaşın her iki kanadı da emperyalist Batı ile derinden bir bütünleşmeyi savunuyor. Ama asıl kavga bunun nasıl yapılacağı, bu doğrultuda toplumun nasıl biçimlendirileceği konusunda. Genel bir kural olarak savaş, politikanın farklı araçlarla sürdürülmesidir. Türkiye’deki hâkim sınıflar için bu kural adeta tersine işliyor. Politika, bütün bu savaşları sürdürmenin araçlarından yalnızca biri işlevini görüyor. TSK’nın bir yandan bizim politikayla işimiz olmaz diyip, bir yandan bütün davranışlarını bir darbe tehdidine dönüştürmesiyle artık bu durum bir kara komedi halini aldı. Başbakan Erdoğan Ekim başında ABD’ye, “deliğe süpürülmek”ten korunmak, Bush’un desteğini alabilmek için gitti. Erdoğan-Bush görüşmesine saatler kala, askeri okul açılışında sert bir konuşma yapan Genelkurmay başkanı Büyükanıt, zamanlamayı bilerek böyle seçti ve ABD’ye, esas muhatabın TSK olduğu mesajını iletmiş oldu. Bu gelişmelerden sonra Türkiye’de bir darbe olup olmayacağı tartışması açıkça yapılır hale geldi. Yalnızca kendi tarihimizden bile darbenin de pek çok türü olabildiğini öğrendik. Önümüzdeki dönemde bir askeri darbe olasılığı mevcuttur. Öte yandan, farklı bir bakış açısıyla, ani bir müdahale anlamında olmasa bile zamana yayılan, adım adım vurulan bir darbenin şimdiden başladığı da iddia edilebilir. Önümüzdeki 29 Ekim’de, 10 Kasım’da, tıpkı 28 Şubat’a giden süreçte olduğu gibi, kendine laik diyen kanadın kışkırttığı kitleler, “irtica”ya karşı tepeden organize edilen sokak eylemlerine çekilecek. AKP’yi geriletmek için “silahsız kuvvetler” devreye sokulacak. İslamcılığın etkisi altındakiler buna karşılık belki verecek, belki veremeyecek. Ama sonuçta, burjuvazinin çıkarları ayrışan iki kanadı arasındaki çatışma hızla toplum geneline yayılacak. Bütün bunları yönetmek üzere TSK öncülüğünde özel bir birim muhtemelen şimdiden oluşturuldu bile. Tıpkı 28 Şubat öncesindeki “Batı Çalışma Grubu” gibi. Böyle bir birim, savaşın da mantığına uygun bir biçimde en kötü ihtimal yani darbe üzerinde de, en iyi ihtimal yani AKP’yi daha yumuşak yöntemlerle devre dışı bırakmanın yolları üzerinde de duracaktır. Ama sonuçta, daha normal zamanlarda yüzeysel ve kısmi olarak da olsa hayata geçen demokratik uygulamalar şimdi artık belirsiz bir süre için tamamen rafa kaldırılmıştır. TSK’nın psikolojik harekât mantığı bütün sürece ağırlığını koyacaktır. Bizler, işçiyiz, emekçiyiz, yoksuluz, genciz. Kimimiz çeşitli nedenlerle İslami kural ve geleneklerin ağırlığını hissettirdiği bir toplumdan yana olabilir. Bu nedenle İslamcı kanada yakınlık hissediyor olabilir. Kimimiz ise tam da bu tür girişimlerinden rahatsızlık duyduğu, toplumsal yaşamın modern kurallara göre düzenlenmesini istediği için AKP’ye karşı Batıcı-laik kanada yakınlık hissediyor olabilir. Ne var ki burjuvazinin bağrında devam eden bu savaş, bu tür istekleri bir sonuca bağlamayacak. Esas olarak iktidarın hangi kanadın hâkimiyetinde olacağını belirleyecek. Sonuçta ise olan bize, işçiye, emekçiye, gence olacak. Çünkü burjuvazinin kendi içinde sürdürdüğü bu savaş aynı zamanda işçi sınıfını, ezilenleri bastırmanın bir aracı. Burjuvazi bir yandan kendi içinde çatışırken bir yandan da işçi sınıfını da aynı temelde bölünmeye zorluyor. Kendi bölünmesini bütün bir topluma yaymaya çalışıyor ve bunda da başarılı oluyor. Bütün bunlar Türkiye’nin düzeninin iflah olmaz bir biçimde çürüdüğünü apaçık bir biçimde gösteriyor. Bin bir çeşit savaşın çapraz ateşi altında türlü cemaatlere bölünerek paramparça olmanın eşiğine gelen bu toplumu çöküşten kurtarmak için bütün bu savaşları toptan reddetmek ama derhal başka bir savaşı ilan etmek gerekiyor. İşçi sınıfının en acil çıkarlarını savunmak temelinde bir savaş. Bu savaşta Batıcı-laik kanada da, AKP’ye de asker olmayalım. Madem savaş var, asker olmak şart, biz yalnızca kendi sınıf çıkarlarımızın askeri olalım. Kendi sınıf cephemizi, Birleşik İşçi Cephesi’ni oluşturalım. Neo-liberal uygulamaların, işsizliğin, yoksulluğun, Ortadoğu’da emperyalizmle işbirliği politikalarının, Kürtlere karşı sürdürülen savaşın, linçlerin, devlet baskısının, kontrgerilla saldırılarının ve hayatımızı zindan eden bütün uygulamaların son bulması için savaşalım. Her bir grevimizi, her bir direnişimizi onların gerici savaşına karşı bir meydan okumaya dönüştürelim. 29 Ekim’de, 10 Kasım’da, 28 Şubatçılığın ya da İslamcılığın gövde gösterisine dönüştürmeye kalktıkları günlerde saflarımızdan, onların saflarına tek bir kişinin bile gitmesine izin vermemek için çabalayalım. Kim yaparsa yapsın, bizim taleplerimiz doğrultusunda düzenlenen bütün eylemleri, mücadeleleri var gücümüzle destekleyelim. Darbe olursa direnelim. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi adayımızı çıkaralım. Genel seçimlerde kendi listemizi çıkaralım. Ancak böyle bir savaşla diğer bütün yıkıcı savaşlara bir son verebiliriz. İşçi Mücadelesi Ekim 2006
|
| | Anasayfa |
Gündemdekiler |
Teori & Politika |
İşçi Hareketi |
Ulusal Sorun |
Kadın Hareketi |
Gençlik | |