Anasayfa » İşçi Mücadelesi sayı 12 - İçindekiler

 Finale doğru

5 Eylül’de Lübnan’a asker yollanmasına ilişkin tezkerenin Meclis’te onaylanması Türkiye için tarihsel bir dönemeç oldu. İşçi Mücadelesi ve onun öncülü Sınıf Bilinci, 1991 yılından itibaren Türkiye burjuvazisinin Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte çıkarını emperyalizmin Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya üçgeninde fedaisi rolünü üstlenmekte aradığını ortaya koymuştu. Bugün, tam on beş yıl sonra, Türkiye Lübnan’a asker yollayarak bu politikada muazzam önemli bir merhaleyi geçmiş bulunuyor. Evet, Somali’den Bosna’ya, Kosova’dan Afganistan’a, Türkiye daha önce de çeşitli ülkelere asker yollayarak emperyalizme destek olmuştu. Ama bunların hiçbiri Türk ordusunun sıcak çatışmaya gireceği, askerin hayatını yitireceği türden misyonlar değildi. Resmi açıklamalara inanmak gerekirse buralardan hiçbir Türk askeri tabut içinde dönmedi. Lübnan ile birlikte bir dönemeç dönülmüş oluyor. Çünkü Lübnan’da çatışma olasılığı vardır, hatta yüksektir. Ama daha da önemlisi, Lübnan savaşının Iran savaşının hazırlığı niteliğini taşımasıdır. Türkiye girdiği yoldan geri dönmezse, eğer işçi sınıfı ve emekçiler antiemperyalist güçlere kulak vererek devleti bu yoldan geri çevirmezse, Türkiye’ye yakın gelecekte sınır ötesinde sıcak savaşlar görünmüştür. Bu, ülkenin politik hayatını kökten değiştirecek bir gelişmedir.

 Ülke dışında sıcak savaş ihtimali biraz daha uzun süreye yayılacak bir olasılıktır. Ama Türkiye kendi içinde yaşadığı savaşta, Kürt savaşında hızla daha tehlikeli bir kavşağa doğru ilerliyor. İşçi Mücadelesi, geçen sayısının kapağında manşet olarak “Ne Lübnan’a asker, ne Irak’a!” başlığını atmıştı. Kısa süre sonra, Devlet Bahçeli, sanki İşçi Mücadelesi’ne cevap verirmiş gibi, “Lübnan’a değil, Kandil’e asker” dedi. Ardından, kendileri iktidarda olsalar bambaşka bir tavır benimseyecek olan muhalefet partileri, Lübnan’a karşı çıkmak için hep “Kandil’e asker” demeye başladı. Türkiye burjuvazisi, hükümetiyle, muhalefetiyle, askeriyle Kurt sorununda bir önceki genelkurmay başkanının patentini taşıyan “topyekûn savaş”ı ülke dışına da taşırmaya kararlı görünüyor.

 Geçtiğimiz günlerde Kürt hareketi içinden DTP kanalıyla buna cevap “ateşkes” oldu. Kürtler yıllardır savundukları “barış ve siyasi çözüm”de ısrar ediyorlar. Ama öyle anlaşılıyor ki devletin bir kanadı da “askeri çözüm”de hâlâ ısrarlı. “Ateşkes” önerisine cevap Diyarbakır’da düzenlenen katliam oldu. Dilan, Şilan, Zilan kardeşler ve öteki yedi insanımız, barış çabasına konulan bir yeni bombanın kurbanı oldular. Diyarbakır’da açılan yarım metrelik çukur, geçen Kasım ayında Şemdinli’de onlarca evi sarsan bombanın devamıdır. Kontrgerilla, TIT adını taşıyan faşist taşeronu aracılığıyla, Kürtleri korkutmak ve sindirmek için bir girişim daha yapmıştır. Çünkü Kürtler ayaktadır, serhildana hazır olduklarını hissettiriyorlar ve bu hâkim sınıflara korku salıyor. 2005 Newrozundan bu yana süren şovenist histeri ve linç politikası bütünüyle bu korkunun ürünüdür. Diyarbakır’da patlayan bomba ise, linç politikasının Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın kalbine, sadece Diyarbakır’a değil, yoksul Bağlar mahallesine taşınmasıdır. İstanbul Emniyet müdürü Celalettin Cerrah, 30 Ağustos’taki linç girişimine “güzel tepki olmuş” deyince, CHP’liler pek celallendiler. Ama başkanları Baykal Trabzon’daki ilk linç girişimine sahip çıkmamış mıydı?

 Linç politikası bütün burjuvazinin politikası haline gelmiştir. Ama devletin bir kanadı, aynı zamanda ABD’nin gücünü de PKK’ye karşı seferber etmeye girişmiştir. Bu çabanın meyvesi geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. ABD PKK ile mücadele için koordinatörünü Ankara’ya yolladı. Kimileri “arabuluculuk”tan korkadursunlar, atanan kişi bir diplomat bile değil, asker. Üstelik de NATO Müttefik Kuvvetler Komutanlığı yapmış bir asker! Acaba önce Erdoğan’a, ardından da karşı uçtan İlhan Selçuk’a, “güneydoğuya NATO gücü yerleşsin” önerisinin ilhamını veren bu mudur? Koordinatör Ralston ilk ziyaretinde “askeri çözüm son seçenek” dedi. Bazıları bunun askeri çözümün ertelenmesi, yani ABD’nin yine ipe un sermesi olduğunu düşündü. Oysa bu cümlede yeni ve önemli olan ABD devletini temsil eden birinin “askeri çözüm”ün bir seçenek olduğunu söylemesidir. ABD adına bugüne kadar yapılan hiçbir resmi açıklama, Kandil’e askeri taarruzu bir olasılık olarak telaffuz etmemişti!

 Öyleyse, Kürt sorununda sular ısınıyor. Lübnan ve Kurt sorununun gerilimlerine AB cephesinde de gerginlik ekleniyor. Limanların açılması sorunu dolayısıyla Kıbrıs Aralık ayında yeniden gündemin merkezine yerleşecek gibi görünüyor.

 Ama bütün bunlardan çok daha acil, çok daha yakıcı bir gerilim Türkiye burjuvazisinin kendi bağrında yaşanıyor. Burjuvazinin Baticilaik kanadı ile İslamcı kanadı arasındaki politik iç savaş, geçtiğimiz Ağustos ayındaki genelkurmay başkanı ataması merhalesini kazasız belasız atlattı. Ama 2007 Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, savaş kızışacaktır. Erdoğan son günlerde bir “final” aşamasına geçmekte olduğumuzu ilan etti. Anlaşılıyor ki cumhurbaşkanlığına aday olmayakararlı. Öyleyse, Ramazan ayının durgunluğundan sonra, muhtemelen Baticilaik kanadın artık geleneksel hale gelen 29 Ekim şovuyla Türkiye’de siyasi gerilim yükselmeye başlayacak ve bahar aylarına doğru doruğuna tırmanacaktır.

 Peki, bu “final”de hangi takımlar sahaya çıkacaktır? Bugün her şey gösteriyor ki, AKP’nin en büyük rakipleri TSK ile faşist harekettir. TSK 28 Şubat deneyiminin de gösterdiği gibi, İslamcılık karşısında aşılmaz geçitler yükseltmekte kararlıdır. Ama siyasi hayata boylu boyunca girmek, AB üyeliğine aday bir ülkede, TSK’nın “son seçenek” olarak düşüneceği bir şeydir. Yine de, Erdoğan erken secime yanaşmaz ve cumhurbaşkanlığına adaylığını koyarsa, ortaya eski kasetler çıkacaktır. Ardından, muhalefet partilerinin Meclis’ten istifası ile yaratılacak bir siyasi krize TSK muhtemelen Cumhurbaşkanı Sezer aracılığıyla müdahale edecektir. Tabii bu ve benzeri senaryolar çözüm olmazsa, askerin en uç olasılıkta yönetime doğrudan müdahalesi de dışlanmamalıdır.

 Öteki rakip ise MHP’dir. 2005 Nisanından bu yana yükseltilen şovenizm ve linçler ortamında, öteki burjuva partilerine göre çok daha köklü bir örgütlenmesi olan MHP yükseliş içine girmiştir. Söğüt’teki Ertuğrul Gazi anma törenleri sırasında yaşanan olaylar ise, MHP’nin bir basit manevra ile kitlelerin gözünde AKP’nin esas alternatifi haline gelebildiğini açıkça ortaya koymuştur. AKP’nin seçimden birinci parti olarak çıkacağı hemen hemen kesindir. 2007 seçimlerinde esas önemli olan, hangi partinin ikinci parti olacağıdır. Çünkü bütün Baticilaik kanat, AKP karşısındaki partilerin koalisyon hükümetini destekleyecektir. AKP mutlak çoğunluğu sağlayamazsa ikinci partinin başkanı başbakan olacaktır. Eğer, bir dizi kamuoyu araştırmasının gösterdiği gibi, MHP yükselişini sürdürürse, Türkiye ilk kez bir faşist başbakan tarafından yönetilecektir.

Peki, bütün bunlar karşısında işçi hareketi ve sol ne yapıyor? Bu sorunun cevabı, “kocaman bir hiç”tir. İşçi Mücadelesi, aylardır uyarıyor. Kriz göz göre göre geliyor ve işçi sınıfı adına gündemde hiçbir çözüm yok. Bu krize tek cevap birleşik işçi cephesinin kurulması ve işçi ve emekçilerin Kürt halkı ile dayanışma içine girmesidir. Soyut, içerikten yoksun, sözde sosyal demokratları ve liberalleri de çağıran “demokratik cephe” önerileri bir işe yaramaz. Askeri müdahale veya faşizm tehlikelerine karşı ancak sosyal ve ekonomik sorunları merkezine alan, büyük işçi ve emekçi kitlelerini AKP’nin ve MHP’nin etkisinden kurtaran sınıf içerikli bir cephe mücadele edebilir. Öyleyse, solun ve işçi hareketinin derhal bu yola girmesi gereklidir. Birleşik işçi cephesi, denenecek “son seçenek” değildir. Bugünün yakıcı görevidir.

İşçi Mücadelesi

Eylül 2006

 


| Anasayfa | Gündemdekiler | Teori & Politika | İşçi Hareketi | Ulusal Sorun | Kadın Hareketi | Gençlik |
 | Ne Savunuyoruz | Uluslararası | "Küreselleşme" | Kitaplık |
 | İşçi Mücadelesi Geçmiş Sayılar | Linkler | English | Forum | İletişim |